1 Aralık 2009 Salı

2. BİN ALTI YÜZ ÜÇ

Şeyhul İslam Hoca Sadrettin Efendi Sultan Üçüncü Mehmet Han’ın başucunda Yasin okuyordu. “ ellezi bi yedihi melekutü, küllü şey’in ve ileyhi turceuun” diye bitirdi. Her şeyin kaynağı \ egemenliği elinde olan O yaratıcının şanı çok yücedir. Sonunda O’na döndürüleceksiniz. “ diyordu.
Aralık ayının sonu...Topkapı sarayının harem dairesi alışık olmadığı günlerden birini yaşıyordu…
Harem dairesi valide sultanların, harem ağalarının, cariyelerin, kısacası gün ışığına çıkamayan gizli ve sinsi güçlerin hareket alanıydı. Nice padişahların devrilişine, nice şehzadelerin götürülüşüne, bir daha geri gelmeyişine şahit olmuştu. Haremde gene bir hareketlilik yaşanıyordu
Valide Safiye Sultan ;
-Daha otuz yedi yaşına yeni bastız ölmek niye…acelen niye…nereye yetişeceksiz?? Oglum, can ı Ruhşahım, iste canımdan can vereyüm…bu delikanlı çağızda, kılıcız herkesten keskün, üç kıtaya hükmedersüz…daha ne istersüz..de bana…anan sana kurban olsun…
Safiye Sultan ne edeceğini, ne diyeceğini bilemiyordu. Aczin, sevginin, kinin girdabında boğuluyor, kimden ne isteyeceğini kestiremiyordu. Herkese emirler veriyor, bir şeyler anlatmaya çalışıyordu, imkansız bir şeyin olması için direniyor, gücünü zorluyordu…İsyanını şu sözlerle dile getirmeye çalışıyordu;
-Osmanoğulları hayatlarını yeterince yaşamadılar, hep genç yaşta öldüler, nasıl bir kaderdür bu Allahım…buna bir çare yok mu dur Rabbim…Yavuz sultan Selim Han’ın “şir’i pençe” çibanından ölmesine de inanmazuk…Bu sarayda bir ugursuzluk yahut haremde bir kahpelik vardur. Devlet ne zaman şahlansa, düşmanı ne zaman zebun itse mutlaka bir felaket baş gösterür, bir gizli el bir şeyleri alup götürür…şimdi de oğlumu kaptu götürecek, diye hayıflandı.
Sepep her neyse ne..Safiye Sultan’ın sevgili oğlu Mehmet Han can çekişiyordu.
Bir kaya kadar sert ve dayanıklı olan Valide Safiye Sultan’ın, biricik oğlunun ecel terleri dökemesi karşsında eriyip, ölümü terennüm etmesi, acısının ne kadar büyük olduğunu ifade etmeye kafi idi. .
Oysa haremin perdelerinin arasından bir kadın elinin, bir valide sultanın nerelere kadar uzandığını, gücünün nelere kadir olduğunu en iyi kendisi biliyordu, ama şimdi bir çocuk kadar gücsüz ve çaresizdi. Çünkü kaderi yaratamıyordu..
Sultan Mehmet Han gözlerini açtı, kocaman kocaman, ama bom boş baktı. Kimseyi tanımıyor, kimseden bir şey istemiyordu…anası “ aha buradayım, baş ucundayım” der gibi gözünün içine giriyordu,üzerine abandı,öyle kaldı. İnanmak istemediği bir felaketle karşılaşmıştı. Üzerine abandığı biricik oğlu Sultan Mehmet soğumaya başlamıştı. Mehmet Han biraz canlanmaya çalıştıysa da bunu başaramayıp kendini sonsuzluğun sakin kucağına bırakmıştı, gözleri hala açıktı…anası acısını yüreğine akıtıp, eliyle göz kapaklarını indirdi, için için sılzlanıyordu…
Padişah’mı ölmüştü, Sultan Mehmet Han vefat mı etmişti?... Safiye Valide Sultan çok üzgün, çok çaresiz, güvensiz ve tamamen aciz kalmıştı. Oğlu Mehmet Han, yani koca cihan padişahı genç yaşında ölmüştü...Kimse ile paylaşamayacağı bu sırrı, çok yakında sır olmaktan çıkacaktı. O zaman valide sultanlığı bitecek, sarayın sıradan yaşlı bir hanımı olarak kalacaktı...iktidar, yani güç elinden gidecekti...Ne vezirlere ne, yeniçeri ağalarına ve ne de diğer ülkelere sözünü dinletemeyecekti...böyle yaşamaya yaşamak mı denirdi ? Ya canı kadar sevdiği oğlu Sultan Mehmet Han’ın otuz yedi yaşında vefat etmesi bir anne için, içinde büyütüp yaşattığı, saltanat koltuğuna oturttuğu oğlunu, hayatının en güzel çağında kaybetmesi dayanıla bilecek acı mıydı ? hangi ana yüreği dayana bilir böyle bir acıya ???
Osmanlı’nın, Koca imparatorluğun…bir devin, karaların ve denizlerin, hatta kıtaların hakimi ve sahibinin şimdi en zayıf, en korumasız anıydı... Fırsatçılar, çiğ süt emmişler hep bu anı beklerdi… av köpeklerinin avcının vurduğu avı bulmak için kan kokusunun üstüne üstüne gitmesi gibi, köşe bucağa çekilmiş, ikili üçlü gruplar bir birlerini inandırmaya, havadan, nem kapmaya çalışıyorlardı...durum hiç te saklanacak gibi değildi, eğer padişah öldü, taht boş kaldı ise oraya oturacak bir hanedanlık mensubu kim olursa olsun padişah olacaktı...hükümdar oydu. Diğer şehzadeler hiç bir hak sahibi değildi. Yahut onlar da etrafına adam bulur, asker toplayıp taht kavgası çıkarır, hakimiyet savaşı yapabilirlerdi. Bu nedenle işi uzatmadan, dillendirmeden heman veliaht şehzadenin yerine oturması, tahtın bir an bile boş kalmaması gerekmez mi? ... bir uğultu halinde “padişah öldü...padişah öldü.. veliaht şehzade ortalarda yok....taht boşaldı..” gibi sözler konuşulmaya, kulaktan kulağa duyulmaya başladı...
Sultan Mehmet Han'ın iki şehzadesi vardı. Veliaht Şehzade Ahmet'ti. Ancak Şehzade Mustafa da tahta otura bilirdi. Kimin arkası kuvvetli ise taht Onun olabilirdi ve diğer şehzadeyi öldürte bilirdi, yahut diğer şehzadeyi destekleyen gurupla aralarında savaş başlardı. Yani elini çabuk tutan padişah olabilirdi. Çünkü taht boş kalmıştı.
Dedikodular hızla yayılıp duruyordu... Gecenin karanlığı, havanın dondurucu soğuğu ile birleşmiş hayra alamet ne varsa dondurmaya başlamıştı. Kötü haber biraz sonra tipi olup savrulursa ne önü alınır, ne sonu gelir…yakılıp yıkılmalar, kin, düşmanlık, çıkar, nice canlar yakar, nice günahsız hayatlar söner... kan, su olup akar, göl olup boğardı insanları...sonunda olan devlete ve millete olurdu...
Darüssade ağası (Harem Ağası) Asım Ağa durumun ne kadar kıritik olduğunun farkındaydı ve Vezir Kasım Paşa’ya haber uçurdu, “Padişahımız Mehmet Han Hakkın rahmetine kavuşmuştur,” diye. Vezir gelen haberciyi,
“derhal veliaht şehzademize haber verile” diyerek geri çevirdi, Asım Ağa’ya yolladı.
Gecenin sabaha dönen zifiri karanlığında, kötülüklerin kol gezdiği, gözlerin fersiz, gönüllerin kapalı, kapıların sürgülü olduğu, ölüm ve suikastlerin icra edildiği bu vakitte, Asım Ağa hareme gitti veliaht şehzada Ahmet Han’ın kapısını çaldı. Ahmet Han, abisi Mahmut Han’ın idam edilmesinden beri bir gün sıranın kendisine geleceğini, bir gece vakti, ölüme götürülmeyi bekliyordu. Geceler hep kasvetli geçiyordu, çoğu gece uyumuyor yahut uyumamaya çalışıyordu... Asım Ağa kapıyı hafifçe tıklattı , dinledi, ses yoktu. Şehzadeyi korkutmaktan da çekinerek bir daha, biraz hızlıca çaldı.. gene ses vermedi..
-ben Asım kulunuz şehzadem, kapuyu açaısız..diyeceklerim çok mühimdür.. dedi...ses verdi şehzade, boğazı sıkılmış, gırtlağı daralmış gibi çatallaşmış bir sesle
“Gicenün şerrinden gündüzün hayri yeğdür, gündüzü yok mudur bu işin…”
az sonra,
“Asım Ağa…ne diyeceksen de oradan”
-yerin kulağu vardur şehzadem..bana güven, açasuz kapuyu tizden, dedi bekledi.
Şehzade Ahmet’in, yüreği yerinden fırlayakmış gibi göğsünü daraltıyor, dizlerinin feri tükenmiş, ayakta durmakta zorlanıyor, kapıyı açıp açmamak ta karar veremiyordu.. Asım Ağa’ya çok güveniyordu,
”Asım Ağa beni cellada vermez”
diye geçirdi çinden.
Şehzade Allaha sığınıp kapıyı açtı, kapının kenarına iki eliyle sımsıkı tutunarak Asım Ağa’nın yüzüne bomboş baktı.. damarlarından kanı çekilmiş, yüzü sapsarı kesilmişti.
Asım Ağa, kendisine boş gözlerle bakan, şoka girmiş, olup-biteni bekleyen veliahta müjde vermekten çok donukluğunu çözmenin ve hayata döndürmenin çaresini aradı...
-şehzadem, ben senin en yakinın sayılırım , güveneceğin yeğane adem benim. Üstelik Haremin ağasıyum…Allah korusun, bedenimde canum oldukça hiç bir kötülüğü sana yaklaştırmam, gayri ferahla...demem o dur ki Muhterem pederiniz, Padişahımuz Mehmet Han çok ağırlaşmıştur...Allah’ın rahmetine kavuşacağa benzer...belkide vefat itmiştür...tahtı boş komasaz yeridür...
-ben Padişah mı oluyor..”um” diyemedi, Asım Ağa’nın kucağına yığıldı...on dört yaşında bir çocuktan, veliaht şehzade de olsa, ölüm korkunun arkasından taht müjdesini taşıyabilmesini ve bu kadar şoku atlatabilmesini beklemek haksızlık olurdu...
Asım Ağa kucağında cihan padişahını, asrın en kudretli hükümdarını taşıyordu...o halini kimselerin görmesini istemedi, girmemesi gerektiği halde “Has Oda’”ya girdi, şehzadeyi odasına taşıdı, peykeye yatırdı, yüzüne su vurdu, sarstı, uyandırdı, sakinleştirdi. Müjde mi veriyordu, cebelleşiyor muydu kendi de bilemedi.
-sen kaftanunu geyesün, ben kapuda beklerüm, dedi çıktı.
Zifiri karanlık bir hüzme ışıkla aydınlanmış, parmak uçları, üşüyordu ama içi ısınmıştı.
Taht sahibini bulmuş, fitne def edilmişti, inşallah...
Osmanlı Imparatorluğu’nun on ördüncü padişahı, ondört yaşında ki Sultan Ahmet Han tahtına culus etmişti (tahta oturmuştu)..
Taht, uğrunda nice canların kıyıldığı, nice kanların döküldüğü, nice entrikaların, nice dolapların döndüğü çoğukere sıcak, bazan soğuk, bazan insanları, hatta devletleri yaşatan yahut yok eden esrarengiz bir yerdi. Sarıdan turuncuya varan atlas üzerine altın simle işlenmiş kuş tüyünden büyükçe minder ve gül ağacından altın kakmalı bir peykeden başka bir şey değildi, ama sarayın en görkemli yeriydi. Yüksek kubbenin kilit taşına kadar, tüm duvarları türkuaz çini üzerine çepe çevre ayetler yazılmıştı...ayetel kürsi, fetih suresinden, yasinden ayetler. Küfi ve sülüs yazı sitilleri altın harflerle süslenmiş, rengarenk kaliteli Iznik çinileri ile her duvarı ayrı ayrı motiflerle bezenmişti. Kapının iki yanında iki Ayak ağası bostancı, çam yarması gibi yalın kılınç, burma bıyıklı, kartal bakışlı, sert ve haşin, heykel gibi dim dik duruyordu..
Padişah'ın

“gelsün”

dediği anda cihanın gelip, etek, yer öpeceği,

“getsün

“ dediği anda yok olup gideceği, bir daha asla geri gelemeyeceği nice emirlerin alınıp verildiği, nice zorba kıralların kaderinin çizildiği, nice mazlum milletlerin yüzünün güldürüldüğü bir yerdi taht.
Bu görkemli ve güçlü yere on dört yaşında bir çocuk oturmuştu...kavuğu suratından büyüktü, ince boynunun üzerinde henüz sakal ve bıyıkları çıkmamış, cocuksu suratı, altın sırmalarla örülmüş kaftanının üzerindeki samur kürkünün heybetlendirdiği bu şahin bakışlı çocuk bir cihan imparatoru olmuştu ve kendisi de bunun farkındaydı..
Ilk biat vezir Kasım Paşa’dan geldi, peşinden Asım Ağa biat etti. Sultan Ahmet Han da ilk talimatını Kasım Paşa’ya verdi.
“Sen ki Kasım Paşa’sun, babam Sultan Mehmet Han Allah’ın emri ile vefat eyledi ve ben tahtı saltanata culus eyledüm (tahta oturdum). Şehri muhkem zapt eyleyesün (İstanbula sahip çıkmalısın). Şayet bir fesat olur ise senin başun keserüm.”
Her şehzade gibi Sultan Ahmet Han da iyi tahsil görmüş, farsça arapça bilir, matematik, geometri okumuş,. Şiir yazardı. Yazdığı şiirleri topladığı bir divanı vardı. Tarihi çok severdi, tarih bilgisi engindi...Türk ve Islam tarihihine özel olarak ilgi duyardı. Sportmendi...ok atar, avlanır, cirit oynardı..
Sultan Ahmet Han saraya kendince şekil, düzen verdi. Tahtının karşısına “Küllü nefsin zaikatül mevt, inna lilah, ve inna ilehi raciun” yani bütün nefisler ölümü tadıcıdır, (Allah’ım), senden geldik, dönüşümüz gene sanadır..ayetini yazdırdı. Bu ayetlerin başının üzerinde kılıç gibi durmasından maksadı da; nizamı alemi koruması ve adaletle hükmetmesi gerektiğini, bir gün mutlaka Allah’a döneceğini ve bu dönüşün yüz akıyla olmasını niyaz etmekti..
Peygamberimize çok bağlıydı, O’nu herşeyden çok severdi. Saf ve temiz bir dindardı. Hazreti Muhammed’in ayağının izini başında taşıyabilmek için ayak izi biçiminde bir sorguç yaptırmıştı. (Sorguç sarığın ön tarafına gelen kısmının üzerine eklenen yüksekce bir parçadır) Bu sorgucun ortasına mavi mine, üzerine altın harflerle kendi yazdığı şiirini yazdırmış, başının üzerinde taşıyordu, bunu ölünceye kadar taşıdı.
Hz Muhammed’e ümmet olmak, Onun ayağının resmini tacı gibi başında taşımak ve ona yüzünü sürebilmek Sultan Ahmet Han’ın en büyük sevdasıydı...Sultan Ahmet Han bu sevda ile yaşadı, Ona sevdalı öldü
Sultan Ahmet Han, çok genç yaşına rağmen isabetli kararlar vermiş, doğru adamları doğru yerlere getirerek, devlet idaresinin hiç aksamadan ve duraksamadan devam etmesini sağlamıştı. Hocası, şeyhi, güvendiği ve inandığı herkesle konuşarak, tartışarak, bazan da uykusuz gecelerinde uzun uzun tefekkür ederek devlet idaresine kabiliyetli, liyakatli, cesur ve dürüst adamlar tayin etti . Ondört yıllık yönetiminde ne devlette, ne orduda her hangi bir aksaklık yaşanmadı...Yanık kale, Uyar ve Egri kaleleri düşmandan geri alınması gibi kahramanlıklar O’nun zamanında yaşandı.
Sultan Ahmet Han kararlarında ve atamalarında mutlaka danışmanlarının fikrini alırdı. Padişahın iki önemli danışmanı vardı. .

Bunlardan biri ve en önemlisi Şeyhi, Şeyh Aziz Mahmut Hüdai Efendi idi. Sultan Ahmet Han Şeyhine büyük bir saygı ve hayranlıkla bağlı idi. Bu bağlılık onu düzenli ve kontrollü bir padişah yapmıştı. Şeyh Aziz Mahmut Hüdai Efendi ise bir veli idi. Velayeti müritlerini, halkı ve padişahı hayran bırakmıştı. Şeyh’ten Sultan Ahmet Han’a, Ahmet Han’dan da halka geçen adalet, istikrar ve iman, toplumu huzura götürmüştü. Aziz Mahmut Hüdai Efendi Mevlevi şeyhi idi. Mevlevi Tekke’leri ve bu tekkeleri yöneten dervişlerde de Şeyh Aziz Mahmut Hüdai Efendi’ye bağlıydı.
Genç Padişa’ın ikinci önemli danışmanı da Hocası Mustafa Efendi idi. İlmi temsil eden, medrese çıkışlı, bilgi ve ferasetine güvendiği, yıllarca önünde diz çöküp, “rahle i tedrisinde” bulunup ders aldığı hocası, lalasıydı. Fertva makamı idi Mustafa Efendi, Padişahın kararlarını din adına onaylayan kimseydi. Kuran-ı Kerim’in emirleri ve yüce peygamberin buyurukları dışına kesinlikle çıkmazdı. Zaten çıkması da istenmezdi.

Padişah tahta geçtiği zaman Malkoçoğlu Yavuz Ali Paşa Mısır Valisiydi. Malkoçoğlu'nu Serdarı Ekrem yani başkomutan yaptı. Malkoçoğlu'na “Yavuz” lakabı sert olduğu için verilmişti. Malkoçoğlu sınır boylarında akıncı yetiştiriyordu. Malkoçoğlu dürüst, güvenilir, bir Paşa'ydı. Sultan Ahmet Han’ın en beğendiği ve en çok güvendiği paşalardan biriydi. Daha sonraları yakınında güvenilir biri olması için “Veziri Azam” lık payesi vererek saraya, kubbe altına aldı.
Malkoçoğlu Macaristan seferine çıkmıştı. Çok sevdiği doru atına binip, kılıcını, zırhını kuşanıp, bu yaşına rağmen usta bir savaşçı oluvermişti. Mısır’a vali olduğunda, saraya hapsedilmiş hissediyordu kendinsini. Savaş alanlarının hür ve acımasız hayatı, sınır boylarının gizemli ufkunu her zaman saraylara tercih etmişti.. Malkoçoğlu’nun sevdası “Şehit” olmaktı...o kahraman , o Yavuz Osmanlı paşa’sı serhat boylarında şehadet şerbeti içmenin peşindeydi...Allah’ta onun bu samimi isteğini yerine getirme fırsatı vermişti, Malkoçoğlu bu hür ve aydınlık ufuklarda hayata gözlerini yumdu, gene bir sınır boyunda şehit oldu. Makoçoglu’nun yetiştirdiği akıncı ve serdengeçtiler komutanlarını hem yaşattı, hem de yüzünü hiç kara çıkarmadılar.
Ahmet Han büyük annesi Safiye Sultan’ı Topkapı Sarayı'ndan çıkartıp, eski saraya göndermişti.. Böylece Safiye Sultan’ın, Mehmet Han’ın saltanatı boyunca kazandığı siyasi etkinliğinden kurtulmuş oldu...buyruk yürütmek ve baş olmak şehvetinin tutkusuna esir olan Valide Safiye Sultan bundan böyle vezir ve paşalara emir verip, hüküm yürütemedi.
Padişah Sultan Ahmet Han’ın tahta culusünün üstünden daha birkaç hafta geçmişti. Sultan Ahmet Han her zaman olduğu gibi gene Lalası ve Hocası Mustafa Efendiyi saraya çağırmıştı. Saray gelenekleri, devletin işleyişindeki sistem ve kurumlar hakkında bilgi istemişti.
Hoca Mustafa Efendi Yeniçeri Ocağı’ndan başladı anlatmaya;
Çandarlı (Cendereli) Kara Halil ile Karamanlı Kara Rüstem kafa kafaya verip Sultan Murat Hüdavendigar’a şöyle bir önerileride bulundular;
-devletin elinde muntazam, eğitimli, işi yalnız savaşmak olan bir ordusu olmasını ister misiz?
-kim istemez ki böyle hayırlı bir orduyu. demiş.
- bize izin ruhsat bahşedin kuralım, demişler.
Padişah,
-bir odu kuracak kadar adamı nereden bulacaksız? Diye sormuş,
-devşireceğiz, Rum elinden, Balkandan, Hıristiyan ailelerden devşireceğiz sultanım, demişler.
Sultan Murat Hüdavendigar,
-bu nasul devşirmedür ki hemi dini dinime uymaz, Hıristiyandır dersiz, hemi kanı kanıma uymaz, Balkan balasıdır…siz bu âdemden Osmanlı Ordusu mu kuracaksız? Bunu nasıl düşünürsüz, nasul edersüz bir diyesüz bakak…
-Sultanum, bizim düşüncemiz şudur: Balkanlardan devşirilecek olan sabiler daha akıl baliğ olmamışdur, onlar sabilerdür. Yaşlaru 4-5 en çok 6 yaşında küçük çocuklar olacak. Her sabi İslam fıtratı üzerine doğmaz mı? Doğar tabîy…Biz İslam fıtratı üzerine doğmuş olan bu sabileri ailelerinden, kendi rızalaru üzere toplayacak, en böyük hocalardan ders okutacak, eyü bir Müslüman ve imanı bütün bir mü’min olmasını temin ederük,
Sultan Murat Han,
-Türklük gururunu nasul vereceksüz?
Kara Halil İle Kara Rüstem, Hüdavendigar’ın bu sorusuna cevap bulamamışlardı. Çünkü bu soruyu kendileri de sormuştu bir birlerine de, tatmin edici cevap bulamamışlardı. Gene de cevapsız bırakmadılar.
-kimesnenün kanını değiştiremezük. Amma kafasını, beynini, kalbini kazandık mı, kanını da bizim içün akıtırık siz meraklanman Sultanımuz. Türk olmasa b ile kendinü “Türk” hissedeceklerdür.
-kurun nasıl kuracaksaz diyerek “olur” vermişti.
Ahmet Han devşirilme hikayesini ilk defa bu kadar detaylı dinlemiş, Atası Sultan Murat Hüdavendigara bir kere daha hayran olmuştu.
Çandarlı Kara Halil ile Karamanlı Kara Rüstem, atlı ve yaya sınıfları bulunan Kapıkulu ocaklarını kurumuş oldular. Bu ocaklar adı “yeniçeri” olan Osmanlı Ordusunu, devletin itici gücünü oluşturdu. Yeniçeri ocakları Bektaşiliğe ısmarlanarak başları da manevi bir makama bağlanmıştı. Yeniçeri Ocağı’nın piri Hacı Bektaş Veli olarak kabul edilmişti. Yeniçeri gülbangı şöyle ifade ediliyordu:
“Allah, Allah! İllallah! Baş uryan, sine püryan, kılıç al kan. Bu meydanda nice başlar kesilir. Kahrımız, kılıcımız düşmana ziyan! Kulluğumuz padişaha ayan! “…. Oniki imam, oniki tarik cümlesin dedik beli, Üçler yediler kırklar, Gülbangı Muhammedi, Nur’u Nebi, Kerem’i Ali, Sultanımız Hacı Bektaşi Veli”….Savaşa da böyle başlıyorlardı.

Ocağın kaynağı Balkanlardaki hıristiyan ailelerdi. Doğuştan vazifeye yatkın bir ruha sahip, Balkan milletlerinin çocuklarıydı. Asırlar boyu hep birilerine hizmet etmişler, hiç hizmet almamışlar. Hep üzerlerinden ordular geçmiş, onlar hiç bir ülkeyi işgal etmemişler. Kendilerine sahip çıkıp, eğitim ve yetki verilince önü alınamayan bir güç oluşturmuşlardı.

Gerek devletteki yeri, gerek toplumda kazandığı itibar ve şereften dolayı Hıristiyan aileler evlatlarını ocağa vermeyi bir nimet saymışlardı. Devşirilen çocuklar İstanbulda bulunan “Acemi Oğlanları” mektebine alınırlardı. Burada önce İslamiyeti öğretilir, dini yaşayış veTürklük şuuru verilir, daha sonra sıkı bir asker olarak eğitilirlerdi.
Bosna taraflarından devşirilen, Refik adını alan bir devşirme Osmanlı ülkesinde ilk defa gördüklerini, yaşadıklarını yıllarca unutamamıştı. Refik ilk defa “hamam” a gitmişti, Acemi Oğlanları Mektebinde. Hamamda suyun kurnadan akışına, hatta kurnaların birinden sıcak, birinden soğuk su aktığını görmüş şaşmıştı. Yüzlerce çocuğun cıvıl cıvıl oyun oynaması, eğitilmesi, güçlenmesi, yarışması, başarılı olanların ödüllendirilmesi, takdir ve tebrik edilmesini asla unutamıyordu. Zeki ve kabiliyetli çocuklar Enderu’a gönderilirlerdi.
Yeniçeri yüz yıllar boyu düşmanın korktuğu, dostun güvendiği bir güç olarak, sınır boylarında at koşturmuş, sayısız fetihler kazanmıştı.
Hoca Mustafa Efendi,
-Sultanım, Hân’ım, yeniçeri ocağında dikkat edilmesi gereken en önemli konulardan birincisi devşirme usullerine riayet edilerek devşirme yazmaktur. Diyerek ocağa yazılmanın önemini vurgulamıştı. Yeniçeri olmak çok zor ve çok şerefli bir hizmetti, padişahlar da bunu titizlikle takip ediyorlardı. Ocakta çok iyi eğitiliyorlardı. Keçeye kılıç sallar, at üstünde gürz kullanır, oklarıyla üçyüz-beş yüz metre mesafedeki nişan taşını vururlardı. Her gün yağlı elleri ile mermer tokatlayıp idman yaparlardı. Böylelikle elleri sağlamlaşır, beton gibi olurdu. Mermeri tokatlayarak kıramayan yeniçeri savaşa götürmezlerdi. Savaşta gürz-kılıç kullanmayıp, düşman askerlerinin beyinlerini bir tokatla, “Osmanlı tokadı ile” patlatan tokatçı yeniçeriler vardı. Düşmanın moralini bozmak için savaşa ordunun önünde silahsız olarak katılırlardı. Hatta düşman askeri atıyla geliyorsa, tokatçı yeniçeri bir tokatta atın kafasını, bacağını kırıp, atın üstündeki askeri yere yuvarlayıp, bir tokatta öldürürdü.
Yavuz Sultan Selim Han zamanında devlete ödünç para veren bir tüccar, alacağından vaz geçip, alacağının yerine oğlunun yeniçeri ocağına kaydedilmesini istemişti. Yavuz Selim bu teklife şiddetle karşı çıkmış,
"-para ile asker yazılmaz ve kanunu kadim bozulmaz. Tiz parasu gerü verülsün” diye bu isteği reddetmişti.
Zigetvar seferinde Kanuni’nin atının gümüş üzengisi kopmuş, bir yeniçeri hemen orada tamir etmişti. Kanuni buna fena halde kızmış,
“-ocağa esnaf karuşmuş,” demiş, o yeniçeriyi defterden sildirmişti.
İşin önemine vakıf hükümdarlar bu ocağın, devletin en hasas kurumu olduğunun farkındaydı. Bu ocak öyle bir ocaktı ki; bir dedikodu, bir yalan veya bir gerçekle galeyana gelip, ya bendini aşar önüne geleni ezer geçer veya zaptedilip, yönlendirilip ülkeler feth eder zaferler kazanırlardı. Padişahların tahttan indirilişi veya tahta çıkışı esnasında, gereksiz yere yeniçeriler kullanımış, sonunda da isyana katılan yeniçeri ağaları idam edilmiş, yahutta padişahlar askerin kuklası olmuştu.
Yeniçeriliğin kuruluş felsefesinde Bektaşiliğin sunduğu maneviyat zevkine ulaşarak Kelimetullah (Allahın adı) uğruna kılıç kuşanması sağlanmış, bu coşkun ruh ile üç kıta üstünde kanatlanıp uçmuştu. Bu tekke-kışla terbiye düzeni içinde savaşta kahramanlık, barışta itaatten ayrılmamış, ulufesini alırken bile erenler meydanına çıkar gibi edep ve saygıyla çıkmıştı.
Hoca Mustafa Efendi bazı ocak törenlerini de şöyle anlatıyordu:
-Devletlü Sultanum, üç ayda bir tekrarlanan ulufe merasimleri, yeniçeriyi hükümdara bağlayan muhteşem gösterilerdi. Birinci ağa bölüğünde, babası ile kendi adı okunan padişah, mehteran bölüğünün nameleri arasında sarı meşin ulufe kesesine koyulmuş olan yeniçeri maaşını alır, üzerine birkaç kuruş daha ilave edip, askere dağıtlmak üzere, Çuhadar Ağa’ ya geri verirdi.
Baklava alayları da tatlı bir yeniçeri nostaljisi olarak yaşanırdı. Baklava Orta Asya kökenli bir tatlıdır. Çok katlı yufkaların yağlanarak fırında kızartılıp, balla şerbetlendirilmesi ile oluşur. Hanedan mensupları ve üst rütbeli görevliler bayram günleri ve ramazanın on beşinci günü en az her on yeniçeriye bir tepsi düşecek şekilde baklava ikram edilirmiş. Yeniçerilerin baklavası Hırka’i Şerif ziyaretinin ardından, Çorbacıbaşı komutasındaki yeniçerilere okunan dualarla teslim edilir, kışlaya gönderilirdi.
Yeniçeri subaylarının en büyüğü bölük kumandanı olan Çorbacı (binbaşı) idi. Çorbacıya Bölük başı ismi de verilirdi. Sekban bölükleri, cemâat ortalarının altmış beşinci bölüğünü teşkil ettiği için onlar da cemâat ortalarından sayılmışlardı, onlara Subaşı da denilirdi. Bundan sonra bölük subayı olarak yayalarda Oda Kethüdası ve ağa bölüklerinde Oda Başı, ondan sonra Vekilharç, Bayrakdar, Başeski, Usta veya Aşçıbaşı gelirdi. Ocağın en büyük subayı olan İstanbul Ağası’ndan (general) sonra Kethüda gelirdi; ocağın bütün disiplininden Kethüda sorumluydu. Kethüdadan sonra gelen büyük subay Çavuş’tu.
Yeniçeri ocağında en önemli ve îtibarlı vazifelerden biri de “Yeniçeri Efendiliği” denilen yeniçeri ocağı kâtipliği idi. Bunun emrinde bir kalem heyeti bulunurdu. Yeniçerilerin maaş defterlerini yazarlardı. Ayrıca Ocak Katipliğinin sorumluluğunda kütük denilen ana defter ile acemi ocağı defteri (kimin, nereden, ne zaman, nasıl devşirildiği nin kaydedildiği defterler) bulunurdu. Bu defterlere ancak Yeniçeri Efendisi bakabilir yahut onun kontrolünde kullanılabilirdi. Yeniçeri Efendisini Vezir-i Azam tayin ederdi.
Yeniçeri Ocağının bozulması; devşirme prensiplerinden uzaklaşmaya, ocak defterine rast gele âdem yazılmasıyla başlamıştır.
Genç Padişah, “ocağın bozulması” ifadesine üzülmüştü.
-hangi zamanda vaki olmuştur hocam?
-Muhterem Böyük Atanuz,Üçüncü Sultan Murat Han, oglu Mehmet Han’a dillere destan olan bir sünnet düğünü yaptırmıştı. Bu düğünden sonra Osmanlı tarihinin en talihsiz olayı yaşanmıştı. Sünnet düğününde gösteri yapan okkabaz, perendebaz, canbaz, düzenbaz gibi ne kadar sivil eğlence erbabı varsa, padişahtan ocağa yazılmalarını talep etmişlerdi. Padişah Murat Han da, Yeniçeri Ağası Ferhat Ağa’ya,
“-tiz deftere yazasuz, diye emir vermiş. Ferhat Ağa,
“-iki yüz altmış şu kadar yılluk ocak tarihinde böyle iş görülmemiştür. Ben dahi bunlaru kayıt yapamam” demişti. Bunun üzerine Ferhat Ağa görevden alınmış, yerine atanan Yusuf Ağa Yeniçeri ağası olmuş, eğlence erbabını ve daha nicelerini “ ağa çırağı” olarak ocak defterine künyelerini yazmışt
Ocağın başındaki yöneticiler bozulmuştu. Çavuştan Çorbacıya, Yeniçeri Ağasına, her kademede yetersiz, idealsiz ve paraya düşkün insanlar yönetiyordu Ocağı. Ocağın adet ve gelenekleri birilerinin hatırı için rahatça bozulabiliyor, ocağın çıkarları, askerin istekleri önemsenmiyordu, adil davranılmıyor, haksızlıklar askerin ocaktan soğumasına, kopmasına, ayrılmasına sebep oluyordu. Daha kötüsü Ocakta eğitim savsamış, disiplin bozulmuştu. Ocağa girip çıkan belli değildi, kimin ne yaptığına bakan yoktu. Hatta ocağın kütük defteri ile, ocaktan maaş alanlar birbirini tutmaz olmuştu.
Giderek işleyişinden eğitimine, bir çok eksiklik ve hatalar yaşanmış, her hata ve bozulma ordunun güçsüzleşmesine, savaş kaybetmesine, ve ülke sınırlarının gerilemesine mal olmuştu. Ocağa kaydolan, asker olamayan unsurlar, Pir den uzaklaşmalar, sikkenin düşürülmesi (enflasyon) ocağın bozulmasına, askerin bendini aşmasına, padişahlarını bile asmasına, kazan kaldırmasına, kazanı devirip, ocağı söndürmesine sebep olmuştur.
-Sultanım bu Sekban Refik , ocakta yetişmiş iyi bir askerdi. Sekbanlığa yükselmişti. SekbanYeniçeri ocağının atlı sınıfıydı. Altmış beşinci ortasında bulunuyordu. Padişahın av merasimlerine de çıkarlardı. Savaşta da önde yer alır, bozulan düşmanı kovalardı. Sekbanlık önemli bir sınıftı, yeniçeri ocağının zeki, cesur ve görkemli oğlanları sekbanlığa ayrılırlardı. Refik acemi oğlanları okulundan itibaren sekbanlığa seçilmiş altmış beşinci ortanın ileri gelenlerinden olmuş, daha sonra da sekban başı olmuştu.
Yeniçeri Ağası İstanbulda yokken ona vekalet eder, Şehrin inzibatından, asyış ve düzeninden ve ocağın güvenliğinden sorumlu olurdu.
Sekban Refik Yeniçeri Ağasına vekalet ettiği bir sırada, İstanbulun çeşitli yerlerinde niza çıkartıp, usulsüz işler yapan birkaç bölük subayını nezarete almış, kadınlara sarkıntılık eden bir bölük subayına da şeraitin uygun gördüğü cezayı vermiş, falakaya yıkıp,
- altmış değnek urun, demişti.
Cezalandırılan bölük ağasının sarayda önemli tanıdıkları varmış. İşi büyütüp, saraya taşımış, saraydaki yandaşları ortalığı iyice kızıştırmış, hatta vezirlerden biri Refik’i saraya çağırmış,
-sen ki ocağa kast itmişün, Sen kimesnesün ki şerefli bir bölük subayını falakaya yaturursun? Ben dahi senü falakaya yaturur, rütbelerün sökerüm..demiş, Yeniçeri Ağasına da, bir dahi bu âdeme vekâlet virülmeye, diye bir usulsüzlük emretmişti.
Bu olay RefiK’in gururunu kırmış, ocakta da yankı yapmıştı. Sekbanlar dahi Refik’le alay etmeye başlamıştı. Bir komutan olarak sırf görevini yaptığı için bu kadar ağır itham ve hakarete uğraması Refik’i çok üzmüştü. Refik kimsenin yüzüne bakamaz olmuştu. Kişilk sahibi, haysiyetli biri olarak, haksız yere bu kadar hırpalanmış olmaktan dolayı epey hayıflanmıştı. Hatta fırsatını bulursa ocaktan bile kaçmayı aklına koymuştu. Tavil Ahmet adında celali olmuş eski bir sekban bu olayı duymuş, Refik’e habe göndermış
“-gelesün, başum üstünde yerin vardur”, demişt.
Onyedinci asırdan itibaren yöneticiler kendi çıkarları için sistemleri sulandırmaya, bozmaya başlamıştı. Yeniçerinin, askerin gücünden faydalanmak için başta Yeniçeri Ağası olmak üzere giderek daha aşağı rütbelerden subayları bile yanlarına alan haksız ve hukuksuz fakat paralı, çoğu Türk olmayan hainler türemişti. Yeniçeri'nin yoldan çıkmasına, asli vazifesi olan " ülkeyi korumak ve kollamak" yerine, kazan kaldırmak, dilediği şehzadeyi padişah yapmak, istemediği yönetici hatta padişahı azletmek gibi " Felaket Ocağı " olmuştu. Savaşta; disiplinsiz, isteksiz ve yüreksizdi, normal yaşamda da iteatsizdi.




Yeniçeri

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorum Gönder