1 Aralık 2009 Salı

6.KADINLAR SALTANATI!..

Osmanlı’da da kadınlar kınalı parmaklarını devlet işlerine sokmuşlardı.. Bunların yönetim yeri haremdi. En güçlü kadın, Padişahın annesi olan “Valide Sultan”idi. Sistem Haremin yönetimi tamamen valide sultanın yönetimine bırakılmıştı. Bu nedenle Padişahın karısı olan Haseki Sultan ile Paişahın annesi olan valide sultanlar arasında, kendi “şehzade”lerini tahta geçirmek için büyük mücadele yaşanırdı. Dışarıya tamamen kapalı olan bu bölüm Osmanlı yaşamının belki de en gizemli yönlerinden biriydi. Haremle ilgili olarak yaşanan çeşitli entrika ve olaylar imparatorluğun en gizemli ve en önemli olayları arasındadır. Biz de bu olaylardan sadece kısa bir bölümünü, ulaşabildiğimiz kaynaklardan öğrenebildiğimiz kadarını yansıtmaya çalışacağız.
Yavuz Sultan Selim Han'ın eşi ve Kanuni'nin anası Hafsa Hatun'un vefatına dek saraydaki kadınlar siyasi işlere hiç karışmamış, yöneticilerle hiç yüz-göz olmamışlardılardı. Hafsa Hatun’un vefatından sonra Kanuni'nin gözdesi Hurrem Sultan, Harem-ı Hümayunda hakimiyyet kurmuş, bu hakimiyyetini pek ilerilere götürerek saraydaki kadınlar saltanatının kurucusu olmuştur!..
Hürrem Sultan,
Osmanlı padişahıyla nikahla evlenmiş tek kadın olarak bilinir. Bazı kaynaklarda Leh asıllı Yahudi bir ailede doğduğu, asıl adının Roxelanne'dı (Alexandra Lisowska) olduğu, bazı kaynaklar da aslen Polanyalı /Leh olup, Rutenya şehrinde doğmuş, bir piskoposun kızı olarak geçer.

Güzelliği nedeniyle küçük yaşta bugünkü Ukrayna sınırları içinde bulunan Rohatyn şehrinden kaçırılmış, Kırım Hanı tarafından Osmanlı sarayına sunulmuş, sarayda özel bir eğitim görmüş, dişiliği, zekası ve becerisi ile padişahın dikkatini çekmişti.
Hürrem Sultan saraya geldiğinde Kanuni'nin cariyelerinden biri olan Gülbahar Sultan'dan doğma şehzade Mustafa vardı. Mustafa çok sevilen Veliaht Şehzade idi. Mustafa'nın Kanuni'den sonra padişah olmasına kesin gözüyle bakılıyordu. Bu da Gülbahar Sultan'ın Valide Sultan olacağı anlamına geliyordu. Oysa Hürrem Sultan her bakımdan Gülbahar Sultan'ın önüne geçti ve Kanuni'nin güven ve sevgisini kazanarak onun nikahlı eşi oldu. Kızı Mihrimah Sultan'ı Vezir-i Azam Rüstem Paşa ile evlendirerek Vezir-i Azam'la bir ittifak oluşturdu. Yeniçeriler tarafından çok sevilen Şehzade Mustafa'nın padişahlığını önlemek ve kendi oğlu olan Şehzade Selim’i tahta geçirmek için Mustafa’nın ortadan kaldırılması gerekiyordu. Hürrem Sultan Rüstem Paşa ile birlikte Şehzade Mustafa’nın Kanununi’nin çadırında, Kanuni tarafından boğdurulmasını sağladılar. Kanuni boğdurduğu oğlunun başucunda hüngür hüngür ağlamıştı. Diğer şehzadeleride ortadan kaldırtarak hükümdarlığa tek aday şehzade Selim kalmıştı. Hayatını içki ve zevk alemlerinde geçiren Şehzade Selim Padişah oldu.
Devlet yönetiminde etkili olan Hürrem Sultan, İran savaşını desteklemiş, Ruslar ve Lehlerle barış içinde kalmasını sağlamıştı. Aldığı rüşveti Hürrem’le paylaştığı herkesçe bilinen Rüstem Paşa Vezir-i Azam’lıktan alınmış, Hürrem’in baskısı ile tekrar makama iade edilmişti.
Kanuni'nin kadınların devlet işlerine karışmasına göz yumması Osmanlı’nın duraklamasını kolaylaştırmıştı. Ayrıca Kanuni’nin Lehistan Kralına gönderdiği mektuplarda krala "kardeşim" diye hitap etmesi, Avrupalının "Muhteşem Süleyman" diye andığı ihtişamına gölge düşürmüştü...
Hürrem Sultan eşi Kanuni Sultan Süleyman'dan önce 52 yaşındayken ölmüş ve oğlu II. Selim'in tahta çıkışını görememişti.
Nurbanu Sultan,
Osmanlı padişahı ikinci Selim'in eşi olarak Haseki Sultan, üçüncü Murat’ın annesi olarak Valide Sultan olmuştu. Nur Banu 10 yaşlarında Osmanlı korsanları tarafından kaçırılmış ve İstanbul'da dönemin en ünlü köle tacirlerinden birine satılmıştı. Adı ve kaçırıldığı ülke kesin olarak bilinmemekle birlikte Osmanlı kaynaklarında Yahudi bir ailenin çocuğu olduğundan bahsedilirken bazı tarihçiler onun Venedikli olduğunu iddia ederler. Henüz çocuk yaşta kendisini sarayda bulan küçük köle kız saraydaki diğer hizmetçiler gibi eğitimden geçirilir. Hürrem Sultan'ın dikkatini çeker. Bu zayıf çelimsiz kız zekasıyla Hürrem'i çok etkiler ve Hürrem Sultan tarafından Manisa sancağına eğitime yollanır. Birkaç yıl sonra Hürrem Manisa sancağını ziyareti sırasında sarayın bahçesinde gezerken uzun boylu hafif balık etli ve mükemmel gözlere sahip bir kız görür, kızın güzelliği Hürrem’i o kadar etkiler ki Haseki Sultan uzun süre kendine gelemez hemen yanına çağırdığı kızın uzun yıllar önce İstanbul'dan yolladığı o kız olduğunu öğrenince çok sevinir. O andan itibaren Hürrem Sultan'ın aklında tek bir düşümce vardır bu kız mutlaka oğluyla evlenmelidir. Hürrem kızın geleceğinden o kadar emindir ki onun adını "Nurbanu" koyar yani tanrının ışığını saçan kraliçe.
Hürrem'in dediği olur Nurbanu Hürremin oğlu Şehzade Selim (Sarı Selim) ile evlenir. Selim Nurbanu'yu ilk defa evlendikleri gün görmesine rağmen ona büyük bir aşkla bağlanır. İkinci Selim tahta geçer, Nurbanu da padişah karısı olur.. Selim'in hayatına ilerleyen yıllarda pek çok kadın girsede hiç biri Nurbanu'nun Selim üzerindeki etkisini kıramaz. Selim ve Nurbanu'nun oğlu Üçüncü Murat, Selim'in ölümüyle Osmanlı padişahı olur ve Nurbanu hayatına valide sultan olarak devam ederken Hürrem'den sonra uzun yıllar Osmanlı imparatorluğunu kapı arkasından yönetir. Yaşlılığında oğlunun karısı Safiye Sultan ile haremde girdiği hakimiyet mücadelesiyle adından söz ettirir. Öyle ki Nur Banu Sultan Safiye Sultan’ı oğlu Murat’ın gözünden düşürmek için, Murat’a her gün daha güzel ve daha genç cariyeler sunar, içki ve eğlence alemleri düzenler, padişahın sayısını bilmiyecek kadar çocuk sahibi olmasına neden olur.
Bir Yahudi dönmesi olduğu ifade edilen Nur-Banu Sultan Yahudi’nin Saraya girmesini temin etmiştir.'.. İkinci Selim devrinde Salamon oğlu Yasef Nassi, Nur-Banu Sultan sayesinde saraya girmeye başlamış ve iddia edildiğine göre banka açacak kadar zengin olmuş, Nakşa Dukalığını elde etmiş, daha sonraları Sarayın mali işlerini ele geçirmeğe muvaffak olmuştur!..
Nur-Banü Sultanın Harem'de kurduğu kadınlar hakimiyetine Sokollu Mehmed Paşa'nın karısı Esma - Han Sultan da katılmıştı, Üçüncü Murad, Sokollu'yu hiç sevmediği halde, kadınların etkisinden çekinerek Sokollu'yu azl'edemeyip onu parayla tutulup derviş kılığına sokulan bir yeniçeri tarafından hançerlenerek öldürülmesine neden olmuştu.
. Nur-Banu Sultan, hakimiyyetini kocası İkinci Selim devrinde olduğu gibi. oğlu Üçüncü Murad'ın saltanatı yıllarında da Valide - Sultan olarak yürütmek istemişse de. Bunu başaramamış, Safiye Sultan’a yenik düşmüştü.
Safiye Sultan, “Nurbanu'yu ilk defa kırklı yaşlarının ortasında görmüştüm. İlerlemiş yaşına rağmen benim o ana ve bugüne kadar gördüğüm en güzel kadındı'. Sözleriyle Nur Banu Sultan’ın güzelliği tescil etmiştir. Nurbanu Sultan oğlunun saltanatı sırasında öldü.
Safiye Sultan,
Italyan asıllı ıdı. Korfu valisinin kızıydı. Manastır’da yetişmiş, kültürlü bir asilzade idi. Korsanlar tarafından kaçırılıp, İstanbula getirilmiş, köle pazarında satışa sunulmuş, harem ağaları hareme cariye olarak satınalmış, saraya getirmişlerdi. İri badem gözlü, kumral saçlı, boyu endamı ve güzelliği Nur Banu Sultan’ı mest etmişti. Nur Banu on altı yaşında şuh bir köle olarak karşısına çıkan Safiye’de köleden çok bir asilik bulmuş...Safıye’nin güzelliği karşısında onun da gozleri kamaştı ve oğlu Şehzade Murat’a hedıye olarak Manısa’ya gondermişti. Hiç bir cariyeyi yatağına sokmayan Şehzade Murat Safiye’nin güzelliğine hayran olmuştu. Safiye Müslüman olup, azad edildi, Şehzade Murat ile evlendi. Safiye Haseki Sultan olup, Şehzade Mehmet ve Asıye Sultan olmak üzere iki çocuk annesi oldu. Her cariyeye nasip olmayan, Osmanlı Sarayına Veliaht Şehzade anası olma başarısını göstermiş oldu. Safiye Sultan sadece güzelliği ile öne çıkmamış, islamiyeti çok iyi öğrenmiş, Osmanlı geleneğine son derece bağlı kalmıştı.
Sultan Murat Han günlerini cariyelerle geçirirken, Safiye Sultan Devlet idaresindeki boşluğu, kültürü ve siyaseti ile doldurmuş, iç ve dış politikaya yön vermişti. Avrupa’yı bilen, Safiye Sultan’ın büyük etkileri olmuştu. siyasi ve ekonomik yönde devlet yararını dikkate alan Safiye Sultan’a içerde ve dışarda karşı olanlar çok olmuştu. Islamiyet’e ve devletine bağlılığı avrupalının da hoşuna gitmemişti.
Safiye Sultan’ın gönlünde “Valide Sultan” olmak yatıyordu. O Sultan Murat Han’’a olan aşkından ve Osmanlı’ın kıtalar hakimiyetinden çok, “Valide Sultan”lık gücünü kullanmaya seviyordu.
Nurbanu Sultan haremin en güçlü kadını olma sıfatını yavaş yavaş kaybetmeye başlamış, giderek Safiye öne geçmişti. Nur Banu gelinine yenik düşmüş, bu mücadele Nurbanu Sultan’ın ölümüne kadar sürmüştü.
Murat Han’ın ölümünden sonra oğlu üçüncü Sultan Mehmet Han padişah olunca, Safiye Sultan da, Valide Sultan olarak yani padişahın annesi olarak hem padişah üzerinde, hem haremde, hem de devlet yönetiminde etkinliğini sürdürmüştü.
Esther Kira adlı Yahudi kadın Safiye Sultanın yıldızının parlaması üzerine onun emrine girmiş ve Yahudinin mali meselelerdeki kirli işleri had safhayı bulmuştu. Haremdeki kadınlar saltanatından kuvvet alan bu kadın faaliyetini yürütebilmek için güya Müslüman olup, Fatma adını alması kimseyi inandırmamıştı.
Mahpeyker Kösem Sultan,
Bir Rum papazının kızıdır. Asıl adı Anastasya veya Nasya’dır. Küçük yaşta yetim kalıp Bosna Beylerbeyi tarafından Sarava takdim edilmiş, Haremdeki tahsil ve terbiyesini müteakip, Üçüncü Mehmed'in oğlu Birinci Ahmet Han’a haseki olmuştur.
Birinci Ahmed cülüsundan hemen yirmi gün sonra Venedikli Safiye Sultanın Topkapı Sarayı'ndan Eski-Saray'a taşınmasının (ki saltanat değişikliklerinde bu nakil adettir) peşinden Harem-i Hümayüna hakim olmuş, böylece İmparatorluk Safiye Valide Sultanın
müdahelesinden kurtulurken , Kösem Sultanın korkunç İcraatı başlamıştı!..
Kocası Birinci Ahmed, oğulları Dördüncü Murad ve Sultan İbrahim'le torunu Dördüncü Mehmed devirlerinde elli yıla yakın kınalı parmaklarını devlet işlerine sokmasını becerebilen bu ihtiraslı kadın, Osmanlı tarihinde ilk defa bir padişahın kulları tarafından şehit edilmesine sebep olmuş ve elini kana bulamıştır.
Mahpeyker Kösem Sultan, şer'an saltanat ve hilafeti caiz olmayan Birinci Mustafa'nın tahta çıkartılmasını!.. Daha sonra akli dengesizliği dolayısıyle hal' edilmesini, Onun yerine ikinci Osman (Genç Osman) nın, hakkı olan saltanatı elde etmesini sağlamıştı. Genç Osman Mahfirüze Sultan'dan doğduğu için Kösem Sultan, kendi oğullarından Dördüncü Murad'a taht yolunu açabilmek için nice oyunlarla Genç Osman'ın başını yemişti...
Mahpeyker Kösem Sultan oğlu Dördüncü Murad'ın tahta çıkmasiyle Valide Sultan payesini kazanıp saltanat naibesi (padişah vekili) olmuştu!.. Sultan Dördüncü Murad Han'ın saltanatının ilk sekiz sene, sekiz ay, yirmi sekiz günü, anası Kösem Sultanın saltanat naibeliğiyle geçmiş ve bu müddet içinde Devletin işleri Kösem Sultan'la yardakçıları elinde kalmıştı.. Topkapı'nın karmaşık hiyerarşisinin en üst basamağına çıkışında ki başarısının sebebi sadece doğru zamanda, doğru yerde olması değildi. Bu konuda en önemli neden keskin zeka ve anlayış kabiliyeti ile şartları en doğru şekilde kullanması rol oynamıştı. Dillere destan güzelliği ise ayırdedici olarak kabul görmemelidir. Zaten Osmanlı Saray Haremi'nde güzelden geçilmez, çirkin kadının buraya girmesi düşünülemezdi.

Osmanlı Tarihi'nin hiç bir döneminde, başka bir kadın, onun nüfuz ve kudretine erişebilmiş değildi. Çünkü, sadece Valide Sultan değil, aynı zamanda naibe-i saltanat da olmuştu.Yani taşıdığı saltanat mührü sayesinde, devletin karar mekanizmasını avuçları içine almıştı.
Bir isyanı bastıran Dördüncü Murad, bu tarihte anasının vesayetinden de kurtulmuş ve Sultan Dördüncü Murad Han olarak, tarihimizdeki örflü ve önemli icraatını saltanatının bu ikinci devresinde gerçekleştirmişti. Devlet demek o demekti ve genç padişah başka annelerden olan kardeşlerini öldürttüğü zaman ağzını bile açmadı, hatta gayet memnun oldu. Murad arkasında bir iz bırakıp 28’ine daha yeni bastığı günlerde hayattan göçüp gitti.
Mahpeyker Kösem Sultan, fırsat kolluyordu. Ne zaman ki aslan oğlu, yüce Han, cihan padişahı IV.Murad son nefesini verip, “tahta geçmem” diye direnen Veliaht Şehzade İbrahim'in saltanatı başladı…Kösem de o zaman rahat nefes aldı. 58 yaşına gelmiş olmasına rağmen, 'Valide-i Muazzama' ünvanı ile dahi yetinecek bir kadın değildi hala.

Tarihimize yanlış olarak "deli " diye geçen Sultan İbrahim sekizbuçuk sene kadar devam eden saltanatından sonra tahttan indirildi. Bu sürede devlet idaresine hakim olan Kösem Sultan,
yerine yedi yaşındaki torunu Dördüncü Mehmed çıktı ve Kösem gene iktidarda kaldı. Ama sabık padişahın hayatta olması hem çocuk hükümdar, hem de Kösem için her an bir tehlikenin varolması demekti ve Kösem, tehlikeyi bertaraf etmek için, Topkapı Sarayı’nın küçücük bir odasına kapatılmış olan oğlu İbrahim’i boğdurarak öldürttü! Hatice Tarhan Sultan farkındaydı.

Kösem Valide Sultan,Torunu Dördüncü Mehmed'in tahta çıkmasında da rol oynamış ve yedi yaşının içinde tahta çıkan torunu devrinde de saltanat vekilliği yapmıştı
Kösem, Türk Tarihi'nin en büyük kadınlarından değildi belki, ama en ünlülerindendi. Yaşamı Osmanlı taht sisteminde facialara yol açsa da, Osmanlı Devleti yıkılıncaya kadar onun soyundan gelen padişahların yönetime geçmesini sağlamıştı.

'Valide Sultan da Hata Yapar!!!
Hatice Tarhan Sultan,
Düördüncü Murat öldüğünde Sultan İbrahimden başka Osmanlı Hanedanının soyunu sürdürecek kimse yoktu. Sultan İbrahim’in ilgi ve sevgisini kazanan Ukrayna uyruklu Tarhan Sultan 12 yaşında Kırım Atlılarının eline düşmüş, Osmanlı sarayına hediye edilmiş, Haremi Humayunda mükemmel bir tahsil ve terbiye görmüştü..
Hatice Tarhan Sultan İbrahimden 12 yaş kadar küçüktü akıllı terbiyeli ve iyi kalpliydi. Kösem onu önemsemiyordu. Tarhan Sultan14 yaşında anne oldu. Şehzade Dördüncü Mehmet’i... doğurarak haseki Sultan oldu. Sultan İbrahim’in ilk yılları son derece hoştu. Fakat Kösem Sultan menfaatlerine ters düşünce öz oğlu Sultan İbrahim’i bile saltanattan uzaklaştırma yollarını düşünerek oğlunun sonunu hazırlamaktan çekinmedi.
Tahta 7 yaşındaki Sultan İbrahim’in büyük oğlu Dördüncü Mehmet Han geçti. Annesinin hiçbir nüfuzu yoktu. Babaannesi Kösem Mahpeyker Sultan Saltanat naibesi oldu “Valide-i Muazzam” Büyük Valide Sultan ünvanlarıyla tahta oturdu.
Devlet sıkıntı içine girdi.
Son derece iyi niyetli olan Tarhan Sultan ile Kösem arasında mücedele başladı.
Kösem, oğlunu gözünü kırpmadan ortadan kaldırmış ama kendisi için daha tehlikeli olan bir başka saraylıyı hiç de önemsememişti: Torununun annesini, yani gelini olan Hatice Tarhan Sultan’ı... Gelinle kaynana iktidar için birbirlerini kollamaya başlamışlardı. Asker Kösem’in, halk Tarhan Sultan’ın arkasındaydıYeniçeri Ağaları ve vezir vüzera Kösemi tutuyordu. Gene de Hatice Tarhan galip geldi. Valide-i Muazzam ihtiraslarının kurbanı oldu. Hatice Tarhan Sultan adamlarını Kösemim Topkapı Sarayında ki odasına soktu. Adamlar, Yetmişine merdiven dayamış ‘Büyük Valide’nin önce gırtlağını sıktılar ama canını bir türlü alamayınca odunla kafasına vurdular, sonra da “Ne olur” ne olmaz, işi garantiye alalım diyip ibrişim bir perde ipiyle boğdular...

Devlet, Mahpeyker Kösem Sultan’dan geriye kalan herşeye elkoyup ‘valide-i muazzama’ya dillere destan bir cenaze merasimi de yaptı ama olup bitenlerin üzerinden birkaç gün geçtikten sonra öğrenilenler herkesi şaşırttı: Oğlunu gözünü kırpmadan öldürten ve torununu da yoketmek üzereyken ortadan kaldırılan Kösem Sultan meğerse büyük bir hayırseverdi, fakirlere analık ediyordu ve öldürüldüğü gün sadece İstanbul’da 25 bin kişi aç kalmıştı!
Tarhan Sultan Haremi Humayunda kadınların asla siyasete karışmamaları gerektiği terbiyesini öylesine kurdu ki Osmanlı saltanatında sonuna kadar bu terbiye devam etti. Bu surette Hurrem-Safiye-Kösem sistemini ve kadınlar saltanatını tamamen yıktı.
Kösem Sultanın öldürülmesinden sonra Turhan Hatice Sultan saltanat naibesi olmuştu. ki, bu Valide Sultanın devlete zararı, diğerlerine nisbeten daha az olmuştu.
Osmanlı Sarayındaki kadınlar saltanatının kurucusu Hurrem Sultan, onu takip eden Nur-Banu Sultan, Safiye Sultan, Mahpeyker Kösem Sultan gibi kadınlar, nice entrikalarla Osmanlı’nın duraklama ve çöküşünü kolaylaştırmışlardır.
M. Müftüoğlu "Yalan Söyleyen Tarih Utansın"

7. HAREME ERKEK GİRDİ

Fahriye Sultan, Sultan Ahmet Han’ın halası. Murat Hanın küçük kızı, Osmanlı hanedanlığının nazendesi. Endamı güzelliği dillere destan olan Fahriye’nin isteyeni çoktu. Ancak tamamı devlet hizmetinde bulunan yaşlı erkeklerdi. Bunlar ikinci üçüncü hatta dördüncü zevceleri (eşleri) olarak, saraya damat olmak için sıraya giren vezir vüzera takımından adamlardı. Fahriye Sultan evlenmiyordu, kendini sanata, müziğe, şiire vermiş, gönlünce bir dünya kurmuştu.
Bursa Defterdarı İbrahim Ağa, Bosna taraflarından devşirilip, Bursa'ya gönderilen bir çocuğu evlatlık edinmişti. İbrahim Ağa’nın çocuğu olmamış, zevcesi Behiye Hatun da çocuk hasreti çekiyordu. Bu güzel devşirme çocuğu yanlarına almışlar, O’na “Ahmet “ adını koymuş, dini bilgiler vermiş, Türk örf ve adetini öğretmişti. Ahmet, İbrahim Ağa ve karısı Behiye Hatun’un yanında sıcak bir yuva bulmuş, aile şefkati görmüş ve nazlı bir çocukluk hayatı yaşamıştı. İbrahim Ağa oğlunun müzikle ugraşmasını, müzisyen olmasını istiyordu, bunun için bir hoca tutmuş müzik dersleri aldırmıştı.
Ahmet Bursa’da ki mimari yapılara ilgi duyuyordu. Büyüdükçe bu ilgisi daha çok artıyordu. Onları yakından görmüş, gezmiş, inceleme fırsatı bulmuştu. Çoğu kere Ulu Cami’ye gider, Ulucami’nin abonoz ağacı üzerine oyulmuş çok değerli bir sanat eseri olan minberini hayranlıkla seyrederdi. Mimberde kainat resmedilmiş, gezegenler, dünya, ay, güneş, yıldızlar canlandırılmıştı. Üzerinden yüz yıllar geçmiş olmasına rağmen hala güzelliğini ulaşılmazlığını koruyordu. Ahmet cami tenha olduğu zamanlarda mimbere yapışıp, parmağını oyuklar arasında gezdirir, hangi parçanın nereye, nasıl geçmiş olduğunu takip etmeğe çalışırdı. Bu sanata duyduğu hayranlık giderek Ahmet’in ağaç oymacılığı sanatını yapmasına neden olmuştu. Önceleri küçük ağaçlarla oynarken, daha sonra oyduğu bu ağaçlardan enfiye kutuları, mücevher kutuları, küçük rahleler yapmaya çalışıyordu. Oymacılık işlerini çok seviyordu.
İbrahim Ağa Darussaadete (İstanbula) saray Kethudası olarak atandı. Oğlu Ahmet’i de saray sultanisine yazdırdı. Ahmet mekteb’i sultanide iken, sanata yatkın, zeki ve çalışkan bir çocuk olarak dikkat çekmişti. Oradan ulufeye yazılarak süleymaniye türbesi bahçesine bekçi olmuş, bir yıl bu görevde kalmıştı. Bir rastlantı sonucu sarayda mimarlık öğrenenlerle birlikte bir hendese dersini izleyen Ahmet’in konuya gösterdiği yoğun ilgi ve mimarlık öğrencileri arasına katılma isteği üzerine, giriş sınavı gibi bir deneme yapılması istenmişti. Eline bir keser verilerek ustalığa yatkınlığı, alet kullanmada ki mahareti gözlenmiş, imtiİhan heyetini hayrete düşürecek kadar başarı göstermiş, böylece mimarlık öğrenimine uygun olacağı kanaatine varılmış, Enderuna kabul edilmişti.
Enderundaki uygulama çalışmaları sırasında Ahmet seçkin bir dülger ve iyi bir ağaç oymacı olarak ta dikkati çekmişti. Ahmet’in bilgi ve becerisi, düşünce ve gayreti çok takdir ediliyordu. O sırada hocası olan Mimar Sinan, Ahmet’in bir iş yaparak padişaha sunmasını istemişti. Ahmet bu isteği ancak Koca Sinan Ağa öldükten sonra, Sultan Murat Han’a bir mücevher kutusu sunarak yerine getirmiş, padişahın bu armağandan hoşlanması üzerine Dergah-ı Ali Kapıcılığı’na atanmıştı. iki yıl sonra, padişaha sedefli bir keman kabı sunarak mühzürbaşılığa terfih etmişti.
Ahmet’in Hocaları Mimarbaşı Koca Mimar Sinan Ağa , Davut Ağa , Hafız Ahmet Paşa gibi devrinin en ileri gelenleriydi. Ahmet’in Enderunda en yakın arkadaşı Ali Rıza idi. O’nunla dertleşiyor, birbirlerine sırlarını açıyor, gelecekten konuşuyorlardı. Burada başarılı olmak, devletine ve padişahına layık olmak, Onun güvenini kazanmak, Ona hizmet etmek, işinde ve sanatında en iyiyi ve en güzeli yakalamak vardı.
Ahmet’le beraber devşirilip Manisaya gönderilen, devşirmelerden biri de Nasuh’tu O da Enderuna alınmıştı. İkisinin de ufku genişti, becerikli ve kabiliyetli gençlerdi. Ancak Nasuh kişisel çıkarları için her şeyi mübah sayan bir zihniyete sahipti. Onun için en önemli şey saraya damat olmaktı. Saraya damat olursa bütün kapıların sonuna kadar açılacağına inanıyordu. O da bunun yollarını arıyordu. Her şeye rağmen yükselmek en büyük amacıydı.
Enderun’da okuyan, mimarlığın yanında ikinci zenaat olarak “oymacılık ve dülgerlik”i seçmiş olan Mimar Ahmet ; Padişaha, gül ağacından yaptığı dantel gibi oyarak işlediği mücevher kutusunu sunmuş, çok beğenilmesi üzerine Dergah’ı Ali Kapıcı’lığına getirilmişti. Daha sonra bu kutu Fahriye Sultan’ın eline geçmişti.
Fahriye Sultan bir mücevher kadar güzel olan bu mücevher kutusunu yapan Enderun öğrencisi ustayı merak etmiş, görmek istemiş ve harem dairesine çağırmaya karar vermişti.
Harem Ağası Asım Ağa’ya :
“-Bu kutuyu yapan dülgeri kap gel, yaptığı mücevher kutusunun kapanmasında bir arıza vardur, beni rahatsız eder, onu onarsun, demiş, göndermişti. Asım Ağa Enderuna haber salmış, Dülger Ahmet’i çağırtmış :
“-Fahriye Sultan’a mücevher kutusunu sen mi yaptun? Diye sormuş,
“-Ben yapmışım, bir noksanlık mı olmuştur?
“-Sultan’um seni irade buyurdu, zenaatundan şikayeti vardur onun içün benimle gelesün demişti. Ahmet’in başından sıcak sular döküldü. Sanaatını göstermek isterken, başına dert mi almıştı? Sultan’ın mücevher kututsundan ne şikayeti ola ki. Allah’tan bu siparişin iyiliklere vesile olmasını dilemiş, biraz daha kendine geldiğinde kalp atışları hızlanmıştı. Çünkü bu sipariş şiirlerinde ki sevgilinin el sallayışı gibi gelmişti.. Bu karışık duygular içinde Asım Ağa’nın peşine düşmüştü.
Ilk defa Harem-i Hümayun dairesine giriyordu. hem Fahriye Sultan’ı göreceği için, hem de haremin esrarından başı dönüyordu, utanmasa Asım Ağa’ya tutunacaktı.
Harem-i Hümayun Topkapı Sarayı’nda ikinci avlunun solunda Divân-i Hümâyun'un arka kısmında yer alıyordu. Harem-i Hümâyun, genellikle Haliç’e nâzır çeşitli sofalar, koridorlar, daireler, odalar, çeşmeler ve hizmet binalarından oluşmuştu. h
Önce dolaplı kubbeden geçtiler, kubbenin altında ki duvarlar dolapla kaplıydı. Oradan kırk kadar koğuşu olan Karaağaların koğuşlarına geldiler. Sonunda iki katlı muhteşem bir daire ye ulaştılar. Burası (Kızlar Ağası) Harem Ağasına aitti. Harem Ağası bu bölümün en yetkili kişisi idi. Şehzadeler mektebi de bu koğuştaydı. Karşıda ki cümle kapısından geçip, haremin kadınlar bölümüne giriliyordu. Ancak bu bölüme hiç bir erkek giremezdi,
Harem Ağası bölümü bir avluya açılan odalardan oluşuyordu. Avlunun üzeri çok güzel çinilerle süslenmiş bir kubbe ile örtülmüştü.
Asım Ağa,
“-Sen aha bu kapudan giresün, seni beklerler, dedi, Ahmet’e yol verdi. Ahmet kızlar ağası bölümüne alındı.
Ahmet kapıya yaklaşır yaklaşmaz kapı açıldı.Yüzünü seçemediği utangaç ve ürkek bir ses,”bu taraftan Ağam” diyerek yol gösterdi. Ahmet bu “Fahriye Sultan’ın nedimesiydi her hal” diye düşündü. Boylu poslu terbiyeli bir taze önde, Ahmet arkasında, biraz loş bir koridoru geçtiler. Nedime, özenle oyma yapılmış, sedef işlenmiş bir kapının önünde durup, belli belirsiz kapıyı tıkladı, gene ürkek, gene utangaçtı. Sedef işlemeli kapı arkasında bekliyormuş gibi hemen sonuna kadar açıldı. Ahmet’in içinde korkuyla sevinç at başı gidiyordu. Padişahın sarayına kabul edilmesi yetmiyormuş gibi ta haremine uzanmıştı. Bu cüret adamı ipe götürürdü. Ancak bir hanedan mensubu sultanla tanışmak, Osmanlının en yüksek tabakasına muhatap olmak gibi her kula nasip olmayacak bir ayrıcalık yaşamak ta heyecan veriyordu.
“-Sefalar getirdiz Ağa, dedi. Bu iltifat dolu yumuşak, kendine güvenen, karşısındakine güven veren ses Fahriye Sultan’ın sesiydi. Elinde tuttuğu mücevher kutusunu Ahmet hemen tanımış, ancak kendi elinin emeği olan bu mücevher kutusunun bu kadar nazik ve güzel bir eli süsleyeceğini hiç mi hiç düşünememişti.
“-Bu güzel kutuyu siz yapmışsuz elinize sağlık, açarken bir zorluk vardur. Acep bir yerinde bir eksiklik mi olmuştur?..dedi. Ahmet, Sultan’ın mücevher kutusunda “bir eksiklik, bir hata...” bulmuş olmasından öyle mahcup olmuş, öyle sıkılmıştı ki saçından, parmaklarının ucuna kadar terlemesine neden olmuştu. Sahi bir yerinde bir kusur mu işlemişti…bu ne denli zenaat, bunu yapan usta nasıl zenaatkar olurdu…bir sultana böyle kusurlu armağan verilir miydi…çok utandı…
Ahmet’in üstünde taba kumaştan yapılmış, iki kollarının yanından enlice siyâh kadifeden zülüf denen uzun alâmet sallandırırlmış kibar bir kaftan, içinde turuncu üstüne sarı kırmızı sırma ile zik zaklı işlenmiş işliği, başında kalıp işi denilin kavuk vardı. Belinde ağır sırma işlemeli, kapaklı şal sarılıydı. Uzun boylu, buğday renkli, simsiyah sakalının üzerindeki burma bıyıkları sakalından ayrı duruyordu, Ahmet’in havalı bir duruşu vardı.
“-Lutfeder misiz Sultanum, bir de ben bakayum, dedi..Fahriye Sultan kutuyu uzattı, Ahmet heyecanla aldı, alırken Sultan’ın elini tuttu. Damarlarına kan doldu..deli kan...vücudunu doldurdu, ateş bastı..eli yüzü nar kırmızısı oldu, çarpılmıştı. Bir an ne Fahriye Sultanı, ne de elinde tuttuğu mücevher kutusunu göremedi, gözlerini oğuşturdu çekinerek, elinde tuttuğu kutuyu evirdi, çevirdi ve gördü. İki menteşelerin arasındaki ince telin ucu biraz çıkmıştı. Gene üzüldü, utandı, nasıl ihmal ederim ben bu ufak amma adamı utandıracak hatayı diye kendi kendini yedi, Sultan’ın
-adınızı bağışlar mısınız Ağam sorusuna bile hemen cevap veremedi, cebinden çıkarttığı kelpeten ile teli yerine yerleştimeğe başladı. Kendini işe verince rahatlamıştı,
-Estağfurullah, bağışlamak ne kelime Sultanum..Ben Ahmet kulunuzum, Mimar Ahmet, diyebildi.
”-Bu melun tel sökün etmiş yuvasından. Sizin gülden narin ellerinize de ziyan verür, esvaplarınıza da dokunabilür..Ben nasıl gaflete gelmiş te becerememişim bunu, derken, teli geri çekiyor, ucunu kıvırıyor, mahir ve zarif bir işçilik yapıyordu. Kutuyu hemen vermek istemedi. Kutu lavanta kokuyordu, Sultanın şebboy kokusu ile karışınca Ahmet kendini cennette bir huri ile beraber gibi hissediyordu.
Fahriye Sultan’ın başında oyalarla süslenmiş, eflatun tonlu Tokat yazması, alnına kadar altın liralar dizilmiş başlığının üzerini örtülmüştü. Üstünde de ipek gibi eflatun bir kadife vardı, Yakası, kol ve etekleri altın simlerle işlenmişti. Belini gümüş üzerine eflatun mineli aynalı bir kemer ile sıkmıştı, iki karış ta dolanabilecek kadar incecikti beli...Çok sade ve çekici görünüyordu, her şeyi çok yakıştırmıştı. Yirmili yaşlarda çok güzel bir türkmen kızı gibiydi. Neden sonra mücevher kutusunu sahibine iade etti. Işveli ve samimi tebessümlü bir
-“elize sağlık”
iltifatı daha alıp, huzurdan ayrıldı.
Harem Ağası Asım Ağa yedekleyip haremden çıkardı
“-Sen hareme gelmedün, Sultan’um ile yeke yek kalmaduz. Zinhar senün tarafından
yayılmaya, bir yerde duyulmaya, haaa…dedi..
Ahmet yaptığı işi bir kere daha düşündü. Mücevher kuyusunun menteşesini kendisi yapmamıştı. Kabahat onda değildi, amma niçin dikkat edip arızalı menteşe kullanmıştı?..Yoksa, yoksa Fahriye Sultan’ın bir oyunu muydu bu? Ahmet’i görmek için yapılan bir plan mıydı?..
”Ağam” demişti, bu sıfatı O’nun ağzından duymak ne hoştu. Her ne hal oldu ise oldu. Kokular üstüne sinmiş gibi hala rayihalar içinde, bulutların üstünde uçuyor, ayakları yere değmiyordu. Bu bir “sevda” mıdır diye geçirdi içinden.
-“Sevdalanmak hoş bir şeymiş, insan birini sevmeli, sevdiği insan da sevilmeğe değmeli. kelimeleri döküldü dudaklarından…
Fahriye Sultan, Ahmet’i tahmin ettiğinden daha yakışıklı, daha kibar, daha sıcak ve sevilmeye layık bulmuştu. Bu yüzden mücevher kutusunu, mücevherlerinden daha değerli buluyordu. Onu yapan ellerin güzelliğini, becerisinden daha çok hatırlıyordu.
“Bana bir hal mi oluyor acep”...diye düşündü, her şeye rağmen güzel dedi, kendi kendine. Bu nadide kutudan mı, kutuyu yapana; yoksa kutuyu yapandan mı kutuya tutulduğunu kestiremiyordu. Ama ne olursa olsun Ahmet’i beğendiği, sevilmeğe layık gördüğü kesindi. Belki O da Sevdalanmıştı..Içi kıpır kıpırdı, yüzündeki tebessüm hiç solmuyor, birileri görse utanacak kadar belli ediyordu...
Sarayın dört duvarı arasında, biteviye bir hayat yaşayan, genç güzel ve dinamik bir kızın aşık olmak gibi hir hakkı vardır. Fahriye Sultanın da karşısına ilk çıkan yakışıklı tahsil veterbiye görmüş bir sanatkara aşık olması kadar doğal bir şey olamazdı. Fahriye Sultan aşık olmuştu, aşkı alevlenecek, Onu ve dokunan herkezi yakacaktı. Artık aşkını saklamayacaktı. Nedimesini çağırdı, Dilhun’a :
-Ahmet Ağa’yı nasıl bulduz?..diye soru.
-Ne haddimize Sultanım..O bir sanatkar Ağa, biz aciz bir kuluz. Onu tariften dillimiz acizdir. En iyisini Sultan’ım bilir,
-Ahh Dilhun onu düşünmekten, ona dokunmaktan ne kadar haz ediyorum bir bilsen.
Zaman geçtikçe Fahriye Sultan, Ahmet’in aklına ve gölüne iyice yerleşiyordu. Hayali daha netleşiyor, temas ettiği elinin sıcaklığı vücudunu ve ruhunu sarıyordu. O da,
-”demek sevda buymuş “ diye düşünmekten kendini alamıyor, ona şiirler yazıyor, besteler yapıyordu.
Fahriye Sultan içindeki volkanın ateşi ile yanıyor, sıcaklığını dışarı vurmaktan çekinmiyordu. Sonunda yazdığı mektupları Ahmet’e ulaştırmayı başardı. Nedimenin tanıdığı oda hademesi bir kaç kuruş bahşişle Fahriye Sultan’ın mumlu mektuplarını Ahmet’e ulaştırmaya başladı. Ahmet de yazdıklarını kırmızı mumla mumluyor, aynı hademaye veriyor, oda ufak tefek harşlık veriyordu...Genç sevdalılar mektuplarını kapatıp, kat yerlerine kırmızı mum döküp, açılıp, okunmaması için özen gösteriyorlardı.
Fahriye’in yazdığı içten ve samimi mektupları, aşk ve sevdasını ateşliyordu.
Bu büyük aşkın hem dumanı tütüyor, hem de sıcaklığı etrafa yayılıyordu. Haremde şimdiye kadar ney gizli kaldı ki bu ateş gizli kalsın. Her yerde konuşulmaya başlamıştı..
Gün geçtikçe Ahmet’in Fahriye Sultan’a yazdığı şiirler ve yaptığı besteler dilden dile dolaşmaya başlamıştı, Saray çalkalanıyordu. Fahriye Sultan da büyük bir gururla aşkını dillendiriyordu. Büyük annesi Sofiye Sultan bunun bir rezalet olduğunu, Osman oğullarını küçük düşürdüğünü, genç padişahın ilgilenmediğini, ailesine bile sahip çıkamadığını yayıyordu. Safiye Sultan’ın Valde Sultan’lığı da bitmişti, tam zamanında , yani şimdi karşısına çıkan bu fırsatı iyi değerlendirir, Fahriyenin cezalandırılmasını sağlayabilirse saygınlığı artabilirdi, sarayda yeniden söz sahibi olabilirdi. Fahriye Sultan’ı da hiç sevmez, çok dik başlı bulurdu. Eline geçen bu fırsatı sonuna kadar kullanmak istiyordu. Haremde yaymadığı kimse kalmadı.
Sonunda Sültan Ahmet Han’ın annesi Handan Sultan’ın kulağına kadar gitti. Handan Sultan önce Fahriye ile konuştu, bir sultanın, Osmanlı hanedanlığından gelen bir kızın sıradan birisi ile ilişki kuramıyacağını anlattı, dedikodulardan uzak durması gerektigini hatırlattı, daha bir sürü tavsiyede bulundu... nafile. Fahriye Sultan’ın gözü Ahmet’ten başkasını görmüyordu. Ne Safiye Sultan’a, ne de Handan Sultan’a önem vermiyordu. Çünkü valide sultan da olsalar onlar hiç bir zaman hanedanlıktan sayılamazlardı, yani Osmanlı sülalesinden gelmiyorlardı, bunun için de çok önemsemiyordu.

8.ANADOLU DA YANGIN VAR

Yavuz Sultan Selim zamanında Bozok’lu Celal Bey adında bir sipahi subayı; kendisinin “Mehdi” olduğunu iddia ederek, etrafına adam toplamaya başlamış. İdareden küskün ve haramilik yapmak isteyen bozguncu tayfasını da yanına almış, isyan bayrağını açmıştı. Anadolu’da patlak veren bu isyana Celali isyanı denmişti. Yavuz Sultan Selim Han bu isyanları kan dökerek bastırmıştı.
Bundan sonra meydana gelen ayaklanmaların hepsine “celali” denmeye başlandı. Hatta kimi zaman kimin celali, kimin devletin adamı olduğu bile belli olmuyordu...Kimse celalilere karşı gelemiyordu. Hangi sancağa, hangi çapulcu gidip bir şey istese derhal yerine getirilirdi. Bir takım sancak beyleri celali tarafına geçiyordu. Üç beş altın için insanlar öldürülüyor, eşkiya kar topu gibi günden güne büyüyordu..Anadolu yanıyordu.
Sultan Ahmet Han tahta geçtiğinde, Acemler , Tebrizi geri almış, Şirvana doğru ilerliyordu. Anadoluda da Celali isyanları devam ediyordu. Osmanlı batıda cenk ederken doğu yanıp tutuşuyordu. Iran Şahı Şah Abbas haçlılarla anlaşıp, onları batıdan saldırtmaya ikna etmiş, hatta yardım bile göndermiş, kendisi de doğudan, Anadoluy’a saldığı adamları ile içeriden Osmanlı’yı çökertmeye çalışıyordu.
Ayrıca Anadolu’da köylere kadar yayılan mezhep çatışmaları vardı. Devlet idaresinin bilhassa eyâletlerin, beceriksiz veya kasıtlı insanların eline geçmesi, paranın ayarının bozulması, ekonominin günden güne kötüye gitmesi, kasabaların kadı veya naiblerinin çeşitli nedenlerle halkı bezdirecek kadar ağır vergi toplaması, yeniçeri ve sipahi ocaklarda, savaşlarda alınan yenilgi ve disiplinsizlikten dolayı ocaktan atılan askerler ayaklanıyor yahut asi guruplara katılıyorlardı.
Gidişattan memnun olmayan kaçakların katıldığı şer yuvalarının önemlilerinden biri Karayazıcı Abdülhalim idi, başına topladığı otuz bin kişilik kaçak asker ve eşkıyadan meydana gelen büyük bir kuvvete sahipti.
Karayazıcı Abdulhalim Sivas eyaletine bağlı sancaklardan birinin mütesellimi (sancak beyi vekili) iken. Harp esnasında bunun mütesellimlik ettiği sancak, başka bir sancak beyine verilmiş ve o da oraya kendi mütesellimini göndermişti, fakat Karayazıcı bu mütesellimi kabul etmemiş ve üzerine gelen sancak beyini öldürmüştü.
Karayazıcı üzerine Mehmet Paşa gönderilmiş. Mehmet Paşa Karayazıcının isyanını bastırmak için kendisine Çorum sancak beyliğini vermek istemiş. Bu müsait fırsatı kaçırmak istemeyen Karayazıcı kendisine karşı koyamayacağını anladığı Mehmet Paşa’yı azlettirip ( görevden aldırıp), peşinden Urfa’yı düşürüp hükümdarlığını ilân etmiş. Bir ara Karaman eyaleti muhafızı iken sonradan isyan eden Hasan Paşa’yı da kendisine vezir yapmış. Karayazıcı bundan başka tıpkı Osmanlı pâdişâhlarının kapıkulu teşkilâtı gibi bir maiyyet kuvveti kurarak hükümete küskün olan bir çok azledilmiş asker ve devlet adamını da etrafına toplayıp, kendilerine çeşitli hizmetler vermişti. Bunun üzerine gönderilen Hacı İbrahim Paşa’yı Kayseri civarında bozmuş, sonra Bağdat valisi Vezir Sokulluzade Hasan Paşa serdar tayin olunmuştu. Sokulluzade ile Elbistan taraflarında sabahtan ikindiye kadar yapılan savaşta yenilen Karayazıcı Samsun taraflarına çekilmişti.
Sokulluzade, Karayazıcı’yı takibederek Tokat’a kadar gelmiş ve bu sırada Karayazıcı’nın ölümü sebebiyle “isyan bitti” diyerek işi gevşetmişti. Karayazıcı’nın yerine geçen kardeşi Deli Hasan, biraderinin maiyyetindeki asilerden kethüda Şahverdi, Yularkaptı, Tavil Ahmet gibi şahıslarla Sokulluzade Hasan Paşa’yı Tokat’ta, muhasara edip, serdarı sıkıştırmaya başlamışlardı. Sokulluzade Hasan Paşa, gerekli kuvveti toplayamadığı için kaleye sıkışmıştı. Deli Hasan'ın eşkıyaları şehri zaptederek, Hasan Paşa'nın "Cennet bağı" diye adlandırdığı bahçeyi talan etti ve kaleyi kuşattılar. Sokulluzade Serdar Hasan Paşa, kale önündeki çarpışmada şehit oldu.
Anadolu vilayetlerini yağmaya girişen Deli Hasan ve adamlarının üzerine, Şam, Halep ve Maraş kuvvetleriyle Diyarbakır valisi Hüsrev Paşa yollandıysa da disiplin sağlanamamıştı. Bir kısım halk işlerini, çift ve çubuğunu bırakarak şehirlerdeki mühim kalelere sığınmış, bazıları da İstanbul’a dökülüp perişan hallerini yetkililere anlatmışlardı. Bir süre sonra Deli Hasan, kethüdası Şahverdi'yi İstanbul'a göndererek af diledi. Aracılık yapan Yeniçeri ocağından Tornacıbaşı Hüseyin Ağanın ricası üzerine, Avusturya harbi ile meşgul olan hükümet Anadolu’yu halledemiyeceğini düşünerek Deli Hasan işini tatlıya bağlamak istemiş ve Yemişçi Hasan Paşa’nın Veziri Azamlığı zamanında Deli Hasan’a Bosna beylerbeyliği ve maiyyetindeki elebaşılara sancak beyliği ve kapıkulu süvariliği verilerek soygunculuğuna göz yumulup, zorla Avsturya seferine gönderilmişti. Bu gelişmelerden sonra da rahat durmayan Deli Hasan birçok yolsuzluk yaptı ve huzursuzluk yarattı. Bosna beylerbeyliğinden alınarak Timişora beylerbeyliğine atandı. İki yıl kadar kaldığı bu görev sırasında da olumsuz davranışlar sergileyen Deli Hasan, Gazi Hasan Paşa tarafından nezarete alındı ve şer'an katline ilişkin fetva gelince idam edildi (1606).
Celâlî Deli Hasan’ın beylerbeyi olarak Rumeli tarafına geçirilmesi isyanın sona ermesi demek değildi; zira Karaman ve Anadolu eyaletlerinde Tavil Ahmet, Saçlı ve Sekban Refik gibi celâlîler faaliyetlerine devam ediyorlardı. Bunlardan Tavil Ahmet ile Refik sekbanlıktan yetişmişlerdi. Yeniçeri ocağından sekbanlığa seçilmiş, orduda üstün başarı göstermişler, ancak kötü yönetim sonucu celeli olmuşlardı. Sekban Refik Sancak beylerinin, Ağaların ve halkı soyup soğana çeviren düzenbazların peşindeydi, haksızlıkyapanların korkulu rüyasıydı.Refik'e
-fakirin Refik'i (refik, arkadaş demek) diye darb-ı mesel haline gelmişti .
Sultan Ahmet Han Anadolu’nun yangın yerine dönmesinden çok huzursuz oluyor, günlerce aştan ekmekten kesiliyordu. Cağla oğlu Sinan Paşa’yı Anadolu serdarı olarak tayin etti. Sinan Paşa tebrizi kuşattı. Kuşatma uzun sürdü, kış geldi bastırdı. Hem düşmanla, hem de kar tipi, soğukla savaşıp, askeri soğuktan kırmamak için kuşatmayı bırakıp, Van’a çekildi. Acemler bunu fırsat bilerek Şirvan’ı ve Van’ı işgal etti. Sinan Paşa Erzurum’a çekildi, dağıttığı askeri toparlayıp, Van’ı kurtardı. Celalilik yapan Canbulatoğlu Hüseyin Paşa’yı yakalayıp idam ettirdi. Bu idamın haksız yere yapıldığı gerekcesi ile güneydoğuda, Lübnan’da, Suriye’de de isyanlar başladı, oralar da celali olmuştu. Sinan paşa kahrından öldü...
Bu hadise üzerine Hüseyin Paşa’nın kardeşi Ali Paşa ile Hızır Bey, Hüseyin Paşa’nın maiyeti olan otuz bin kişi ile isyan ettiler.
Şam Trablusunu ve Humus taraflarını baskı ve yönetimi altına alan Canboladoğlu Ali Paşa, bağımsızlığını ilân etti, askerini Osmanlı ordusu gibi tertip ettirdi; atlı ve yaya iki sınıf sekban askeri vücuda getirip yaya sekbanları yeniçeri gibi altmış iki bölüğe ayırarak her birine bir çorbacı yani bölük komutanı tayin etti; bunlara maaş olarak başlangıçta üçer akçe verip giderek yevmiyeleri sekiz akçeye kadar çıkardı; üç ayda bir postal, koyun akçası ve cephane dağıttı; yaya kuvveti on altı bin kadar olup süvarisi dahi Osmanlıların kapıkulu süvarisi tarzında altı bölüktü. Bunların mevcudu da on sekiz bin idi. Canboladoğlu bundan başka adına hutbe okutup para bastırdı; hatta Toskana hükümdarı olup Kanije’de Tiryaki Hasan Paşa’dan önemli bir tokat yemiş olan Arşidük Ferdinand ile bir anlaşma yapmış ve diğer devletlerle ilişkiye girmeye başlamıştı.
Varvar Ali Paşa Tokat ve Sivas sancağı sahibi idi. Has Haremde yetişmiş, Bosna asıllı, savaşlarda çok yararlıklar göstermiş bir paşa idi. Kendisine paye olarak sancak verilmişti. Tokat ve çevresinde sevilen, sayılan, hayrat ve hasenatta bulunan, cami, hamam medrese ve daha bir çok imaret sahibi idi. Saf, hile ve dolaptan uzak ama, dolduruşa çok gelirmiş. Elde dokuduklari şayaklar, yünlü şalvarlar, kalın kıllı başlıklar, keçeleşmiş hırkalar giyermiş. Kafası bozulunca insanları kırbaşçlattırırmış. Uzun suratlı, kurt çeneli, suratının çoğunu kaplayan post bıyıklarıyla gerçek insan azman gibiymiş. Iyi niyetli olduğu için her teklife de açıkmış. Anadoluda ki celalileri tepelemek için gönderilmişti. Görevini ihmal ettiği için, padişah tarafından Sivas sancağı elinden alınmıştı. Devlete fena kızmıştı. Kötü niyetli kişiler böyle makam, mansıp ve güç sahibi adamları bulup, onların sırtndan çıkar sağlamak için celali olmalarını teşvik ediyorlardı. Varvar’a,
-Senin gibi yiğit bir paşadan verilen sancak alınır mı, şerefin iki paralık edildi. Gene de paye, tuğ , sancak sahibisin, sen de bir beysin, niye kulluk idersin... diye aklına girmiş, çizgiden çıkarmış, celali etmişlerdi...
Erzurum sancağında bulunan Mehmet paşaya padişahın mektubu humayunu gelmişti “sen ki vezirim Mehmet paşasun. Acemin isyanını (Iranın) bastırasun diye seni eyaletin askeri ile Revana yürümeye memur etmiştüm. Agur hareket edüp, gitmekte ihmal göstermişsün. Gerekür ki ; yüce emrim vardıkta, bir an durmayup, arpaluk olarak sana ihsan eylediğüm Kars eyaletine gidesün. Ol sınırlaru koruyasun, yüce alametime itimat kılasun..” Mehmet paşa Kars’ın geliri az diye, bu emre uymayıp, celali olmaya karar vermişti.
Bunu duyan Varvar, celali heveslisi Mehmet paşa’ya şu mektubu gönderdi; ” Oğlum, Mehmet paşa, bizi Sivas sancağından azlettiler. Istanbuldan bütün vezirlerden ve ileri gelenlerden mektuplar aldum. Bizi Istanbula bekler oldular. Ben de büyük bir ordu ile Istanbula yürümek üzereyüm. Yanımda Çavuşoğlu Mehmet paşa oğlum, Ibşir paşa oğlum, Şehsuvaroğlu Gazi paşa oğlum, Küçük Çavuş oğlum, sözün kısası üç vezir, yedi beylerbeyi, on bir sancak beyi ile ordu toplayup oraya varulacak. Eğer sen de başını kurtarmak istiyorsan Tokat kalesi altında buluşalum. Beraber Istanbula gidelüm. Gözlerinden öperim..”
Mehmet paşa şu mektubu göndererek Varvar'a yanaştı,
- Siyavuş ağa ile; Tanrı dilerse seninle Istanbul tarafına gitmek üzere karar verdük..
Kaderin kahpeliğine bakın ki, daha yanyana gelmeden, Ibşir paşa Varvar Ali paşa’ya
-bir dost olarak seninle kader birliği edip, sana katılmaya geliyorum deyip, kendi otağında esir alıp, Varvar Ali Paşanın halkın sırtından gasbettiği malını ve canını aldı...Mehmet paşa da Ibşir paşanın peşine düştü, hesaplaşamadan Murat Paşa’ın kuvvetleri Hızır gibi yetişip, iksinin de cezasını verdi.

Çamlıbeli tutan Celali Kılbıyık Ağa Tokat Sivas sancakları arasını haraca bağlamıştı. Varvar Ali paşanın adamı idi. Soğuk bir kış gunu, kar yolları kapatmış, insanlar evlerine kapanmışlardı. Yolda izde ne adam, ne de hayvana raslanmıyordu. Dağ eşkiyası celaliler açlıktan kıvranmaya, soğuktan donmaya hatta kırılmaya başlamışlardı. Canlarının derdine düşüp, Çamlıbelden inmeye karar verdiler. Bir yandan kolluk kuvvetlerinin kucağına düşmekten, bir yandan da kar, tipi, soğuktan yılarak barınacak yer, ısınacak bir ocak başı arama telaşındaydılar. Akşamın geceye döndüğü karanlıkta, bir iki metrelik kara bata çıka, karı sökerek yürüdüler, Artova ya indiler. Sağda solda bir köy, bir mezra ararken, uzaktan duydukları köpek sesleri cankurtaran oldu. Sese doğru yöneldiler, hızlandılar, damlardan tüten tezek kokuları ile içleri ısınmaya başaldı.
Nihayet Kızılca diye bir köye ulaştılar, bir avlunun kapısı önünde kırk kişilik celali sürüsü durdu.Kılbıyık Ağa:
-hane sahibi aç kapuyu çabuk ol..diye buz gibi üşümüş bir sesle haykırdı. Kapı açılmadı. Bir nara daha attı.
-bre heyyy bu bir baskındur...kapunuzu başunuza yıkarum, tiz açasuz...bize hoş davranasuz da size bir kötülüğümüz dokanmasun..az sonra başında tiftik takke, sırtında şaldan dikilmiş kaftan, elli yaşlarında incecik dal gibi zayıf, kuru suratlı bir köylü, elindeki kandilin ışığı sönecek kadar titreyerek kapıyı açtı, çenesi birbirine vuruyor, zor konuşuyordu :
-oğullar...beyler, evimi barkımı harap etmeyin, bize baskın vermeyin...bizim kime kimseye bir zararımız yoktur.. diyebildi. Kılbıyık ,
-bre adem görmez misin karnımız aç, sırtımız ıslak, ayaklarımız buz tuttu...daha ne tutarsın bizi kapıda..adın ne senin ?
-ben Abdullah, bana Abuş derler...Kılbıyık adamlarına “at in” komutu verdi. Önce kendisi atından indi, çıplak atından. Sonra ötekiler.
Başında börkü, boynunda poşu, sırtında asker kaputu, ayaklarında dolakların üzerine çekilmiş, ayak parmakları dışarı çıkacak kadar eskimiş çizmeleri vardı. Adamlarının üstü başı dökülüyordu, çoğunun ayaklarında manda gönünden çarıklar, sırtlarında ne buldularsa sarılıp sarmalandıkları eski atkı, çepken, kaputlar, başlarına da türlü çeşit şeyler bağlamışlardı, bazılarında kabalak, bir çoklarında da bez parçaları vardı. Ne adama, ne savaşçıya ne de başka bir şeye benziyorlardı. Hepsi çıplak ata biniyrolardı ve yalın kılıçtılar. Adamlar ev sabini çiğneyerek içeri daldılar.
Abuş,
-ben fakir bir adamım, bu kadar adamı ağırlayamam diye sızlandı.. Kılbıyık,
-sen ağırlayabileceğin kadar adam al, kalanları öteki hanelere götür dağıt dedi.
O gece Abuş celalileri üçer beşer hanelere dağıttı. Hepsi sıcak çorba içti, sıcak ve rahat bir damda yatmanın keyfini çıkardılar... hatta bazıları belki de alışkın oldukları şekilde kendisine hanesini açan zavallı köylülerin kızlarına, karılarına tecavüze bile yeltenme densizligini gösterdiler. Sabah oldu, her celali, elinde, sırtında, kucağınhda tavuk, koyun, elbise, ayakkabı, ekmek, un, köylünün canından başka neyi varsa almış olarak geldi toplandılar..Kılbıyık:
- Abuş ağa, iki koyun kes at terkiye. Iki çuval un, biraz yağ, biraz peynir, yiyecek ne varsa koy...ellerini oğuşturup, boynunu büken Abuş :
-ağam ben fakir bir köylüyüm, olup olacağı çoluk çocuğumun rızkı, nafakası bunlar, bu kışta kıyamette bunları benden almayın, bizi aç komayın...
-yıkın bu köpeği aklı başına gelsin, bize direnmenin ne olduğunu öğrensin..çoluk çocuğunun nafakası imiş, ulan biz dışkı mı yiyeceğiz..bizim nafakamızı kim verece

9.PADİŞAHIN GAZABI

Seneler akıp gidiyordu. Mimar Ahmet’in aşkı, Fahriye ile ilişkisi Enderuna yayılmıştı. Safiye Sultan yaymıştı. Önce Nasuh’a duyurmuş, sonra da önüne gelene anlatmıştı. Nasuh’ta damatlığı Ahmet’e kaptırmamak için Onu gözden düşürmeğe çalışıp, dedi-kodu yayıyordu.
Nasuh Trakya taraflarından devşirlmiş, Manisa Sancağına gönderilmişti. Çocukluğu Manisa'da Veliaht sarayı acemi oğlanları mektebinde geçmişti. Akranlarından biraz irice, eli yüzü güzel bir çocuk olduğu için göze batıyormuş. Bir kaç kere büyük çocukların tecavüzüne uğramış, hırpalanmış, kinlenmiş, sevgisiz ve korumasız büyümüş. Zülüflü Baltacılar ocağında yetişmiş, Enderuna alınmıştı. Enderunda Divan-ı hümayun çavuşluğuna yükselmış sonra kapıcılar kethüdası olmuş ve küçük imrahurlukta (padişah ahirlarina ve onlarla ilgili arac ve gerece bakmakla gorevli kimse) bulunurken Mimar Ahmet ile Fahriye Sultan arasındaki ilişkiyi dillendirmişti de Ali Rıza ile aralarında kavga çıkmıştı. Bu kavgada Nasuh Saray ve Padişah yanlısı görünmüş, Padişahın takdirini kazanarak Paşa rütbesiyle Enderundan ayrılmıştı

Nasuh bir gün enderunda, ulu orta:
-Ahmet her daim hareme sızarmış, haremde adamları varmış, Efendimizin cariyeleri ile meşk edermiş, diyip dalga geçiyor, alay ediyordu. Ali Rıza:
-sen Allah'tan korkmaz, kuldan utanmaz mısun? gözlerinle gördüğün var mudur? Bu laf Ahmet’in kulağuna giderse senin başun kopartur.
-cümle alemin bildiği sözdür, konuşurum...ben dahi elden duymuşum.
-sen avrat gibi dedi-kodu doğurursun, yalan söylersün..
-her yerde olan konuşuktur...ben…Ali Rıza sözünü keserek,
-tiz varup sorula, kimden duymuşun, heman söyle, diyip, kolundan tutup, kaldırdı,
-bana konuşan adem makam mansıp adamudur. Bana güvenmiştür, sana neden söylerüm, sen de kimsün?...sana ne ola , demiş. Ali Rıza Nasuh’un suratına öyle bir yumruk indirmiş ki; Nasuh’un ağzından burnundan oluk oluk kan akmaya başlamış, Ali Rıza hırsını alamayıp, bükmüş, altına almış yoğurmuş, arkadaşları imdadına yetişmiş, Ali Rıza’yı çekip ayırmak için yere yıkmışlardı. Ali Rıza fena halde sinirlenmiş önüne çıkanı da tepelemiş, bir iki yumruk ta kendisi yemişti, etrafı kalabalıklaşmış, araya girip, ayırmışlardı.
-insafsız ve vicdansız adem, bir dahi böyle avratlar gibi konuştuğun duyar isem seni tepelerim. Nasuh,
-Ahmet’in Fahriye Sultan’la meşk etmesi reva mudur?
-var get işine, bunlar eksietek ağzudur. Konuşacaksaz erkek ağzuna uyan konuşuk edün...hem sarayın namusu senden mi sorulur..?
Nasuh’un kafadengi, arkadaşı Borçkay kavgaya karışmamış ama söze karıştı ve,
-sarayın namusu helbet bizden sorulur…biz ne güne Enderun-u Humayun'a aınmışuk sanarsız?
Araya giren diger öğrenciler kavga ve dalaşmayı dağıtmışlar.
Bu olay ve bu sözler sarayda yayılmış, taa padişahın kulağına kadar gitmişti....
Genç Padişah Sultan Ahmet Han siyaseti dedikodularla yönlendiriyordu. Bu olayı bir dedi-kodu biçiminde duymuş, çok öfkelenmiş ve,
-Sarayıma aldığım kulum hanedanlığımın bir eksüeteğine nasıl kem gözle baka?... bu ırz ve namus meselesidür, heman Enderundan def edilsün, diye irade buyurmuştu. Buyruğu derhal yerine getirilmiş, Ahmet Enderun’dan kovulmuştu. Nasuh’ta sarayı koruduğu için taltif edilip, “Paşa” rütbesi ile ödüllendirilmişti.

Enderundan birinin sarayında, hanedanlıktan bir hanım efendi ile adının çıkmasına canı fena halde sıkılan Sultan Ahmet Han, Fahriye Sultanı huzura çağırtmış :
-nedür bu enderundan bir kula zebun olmak, sevdalanup, Osman Oğlu'nun yüce şerefini iki paraluk itmek ? Allah'tan korkmaz, kuldan utanmaz musun? Padişah Ahmat Han kendisinden küçüktü, Fahriye hiç bir şeyden çekinmeden,
-Ben de bir kulum yüce Hakan’ım. Bir gönül taşırım ve onun içine giren bir kula ben dahi mani olamam. O gönlümün sevdasıdır. Bunun için sizden ferman mı gerekir? Ben ne kendimin ne de sizin yüzünüzü kara edecek bir amel işlemedim, işlemem de. Mimar kulunuzu sevdi isem bu ne benim, ne de Mimar kulunuzun kabahatidir. Çünkü sevmek bir suç değil. Sevilmeye layık olan birini sevebilmek bir fazilettir, hem de yüce dinimizin emri değil midir. Bunda ne kötülük vardır?...sükunetle dinleyen Sultan Ahmet Han aniden öfkelenip, sözünü keserek:
-Yüce dinimizi karuşturmayasun kendi süfli emellerine. Sen nice bilirsün de bana dini emir diye bilmişlik edersün.Yüce dinimizin emri Allah ve Rasulünü sevmektir, Mimar kulumuza zebun olmak değildür..
-Estağfirullah, size karşı ukalalık haddimize mi? Ben, Yaratılanı sevmeyen, yaratanı da sevemez bilirim. Sevgi engin bir deryadır. Orada yaratan da vardır, yaratılan da..Biz yaratanı da severiz, yaratılanı da...bu bir kaderdir. Buna bir aciz kul nasıl mani olabilir?.. Sen dahi Haseki Mahpeyker Sultan’a sevdalısın, bunu cümle harem bilmez mi?
-Ne gune kendinizü benim yrime koyarsuz?
Padişah Fahriye Sultanı huzurdan çıkattı, bir müddet yalnız kaldı. Söylenenleri aklında tarttı, olayları düşündü, Fahriye’yi haksız buluyordu, bir yanda koskoca hanedanlık, Ali Osman, diğer yanda enderundan bir kulu vardı, hiç te denk değildi...Hocası Mustafa Efendi ile görüşmek istedi, hoca huzura alındı.
Mustafa Efendi, Ahmet Han’ı şehzadeliğinden beri eğiten hocasıydı. Dini ve dünyevi bilgi ve düşüncelerinin oluşmasında etkili oluyordu. Aydın ve bilgin bir kişiydi..
-Hân’ım (Ahmet Hana böyle hitabederdi) bir yaramazlık mı vardı, niçün hiddetli durursuz.?..
-bir kusur mu ettik hocam, hiddet mi vardır üzerimizde ?
-ben seni bilmem mi yüm Han’ım, sen de bir hal var, Allah hayırlara tebdil eylesün.
-sarayımızda canımızı sıkan şeyler olur hocam, duymuşluğunuz yok mudur?
-Bir kötü haber duymadık biz aciz kullar gaipten bilemeyiz. Allah bilir yüce Han’nım,Siz lutfeder isez o zaman bize ayan olur ne olduğu. Ahmet Han biraz sıkılarak, biraz çekinerek
-demek siz duymaduz, sarayımda olup bitenden haberdar değilsüz, Mustafa Efendi tedirgin oldu, meraklandı, Sarayda herkesin duyupta, benim duymadığım ne ola ki diye, Ahmet Han devam etti,
-Muhterem pederinizin karındaşı Fahriye Sultan Enderun mensubu bir kulumuza sevdalanmışdur. Bu iş hanedanlığımızı zedelemişdür, beni halkımın nazarında küçük düşürmez mi, enderunda ağalar paşalar birbirleri ile nizaya tutuşmuşlardur. Aklım çok karışmışdur, sence bu nice karmaşuk işdür bir de senden duymak dilerüm . Hoca ferahladı
-Yüce Hân’nım, Osmanlı hanedanı ve Yüce Zatınız muhterem pederinizin karındaşı Fahriye Sultan kızımızın değerli bir sanatkar kulunuza sevdalanması ile zedelenecek kadar zayıf ve nahif değildür. Şom ağızların kışkırtmalarına, dedi-kodularuna kulak asmamak gerekür. Bu bir kader midür diye sual idersez el cevap, kaderdür. Mevla yazmasa, sevgi tecelli etmez, yaprak dahi dalından düşemez. Yüce dinimizde dahi sevginin yeri pek büyüktür. Sevgisiz ne din ne de iman olamaz. Önce Allah ve Rasulüne, sonra da Allahın yarattığı her bir şeye karşı sevgi ile dolu değil miyüz. Yunus Taptuk Emrenin kapusunda kırk yıl odun taşıdı, pişti ve “yaratılanı severiz, yaratandan ötürü “ diye öğüt vermedi mi? Halbuki enderunda mimarluk ilmi alan kulunuzun da niyeti halis olsa gerektür.
-Bu nasıl halisane niyettür ki Ali Osman’ın sarayına girüp, bizi küçük düşürmüştür.
-Yüce Hân’um, Cenab ı Hakkın ilim, irfan ve feyz verüp, bunca zenaatı icra etmeyi nasip ittiğü bir kulunun kalbine, aynı zamanda ihanet ve su’i niyeti, kötü niyeti koymaz. Iki kulun bir birine masumane sevdalanmasından siz Zati aliniz huzursuz olmayınuz. Hatta eğer imkan varsa bütün kullarun bir birini sevmesini emir irade buyursanuz yeridür.
-Ben insanların biri birlerini sevmelerine nasıl irade buyururum. Sevmek işi fermen işi midür?
-Yüce Hân’um, öyleyse cümle ademin biri birlerini sevmemelerine de ferman ve irade edilmez. Bize düşen hoş görmekdür. Sevginin Allah’ın bir lütfu olduğuna inanmakdur.
-Hocam ben ne sevginin la yüselliğinde, sorgusuzluguna, ne onun gücünün inkarındayım ve de sevgisiz bir hükümdar değilüm. Amma bura benüm sarayumdur. Buradaki her bir fert bana emanettür, benim namusumdur. mimar kulum da, sarayuma aldığum, canımu emanet ettiğüm kulumdur. beni aleme küçük düşürür, bunun cezası yok mudur, herkes haddini ve de hududunu bilmeli.
-Bu dünyada men etmeğe hatta ortadan kaldırmaya gücünüz var da, eğer Allah isterse öteki dünyada beraber olmalarına kimin gücü kudretü yeter?. Bencileyin sizin Padişahlığınıza yaraşan ceza virmek degildür, bu iki ademi baş-göz etmenizdür, Yüce Hân’um..
“-Ben bu işi biraz daha düşünüp, taşınmalıyım..Çıkabilürsüz Hocam..
“-Varup düşünün Yüce Han’um, amma hayra düşünün.
Padişah yumuşamıyordu. Sarayda ve haremde, cümle sultan ve cariyelerin suçlaması Fahriye Sultanı çok üzüyordu. Mimar Ahmet ise baskılara dayanamamış, izini kaybettirmişti. Yalnız besteleri ile şiirleri dillerde dolaşıyordu. Fahriye Sultan kimse ile konuşmuyor, Ahmet’in şiir ve besteleri ile yatıp klalkıyordu. oymalı mücevher kutusuna sarılıyordu, Ahmet’e sarılır gibi, mektuplarını okuyordu tekrar tekrar. Çok yalnızdı... Içini dökecek bir dostu yoktu. Zaten kimse ile paylaşacağı bir şeyi de yoktu.
Annesi Naz-Perver haseki hanım ve nedimesi Dilhun ile Bursaya kaplıcalara gitti. Ne annesiyle ne de nedimesiyle dertleşmiyor, oturup konuşmuyordu. Hele Ahmet’ten bahsedilmesini hiç istemiyordu. Aslında hep Onunla beraberdi...gecesi gündüzü, hayali ve gerçeği hep oydu.... sevgisi ve aşkı için her şeyi göze aldığı Mimar Ahmet ile beraber yaşıyordu.

10.ŞEHREMİNİ

Ali Rıza, arkadaşı Mimar Ahmet yüzünden Nasuh’la yaptığı nizadan dolayı bir süre Enderun’dan uzaklaştırılmıştı. Aradan kasvetli, belirsiz, kendisince çok uzun gelen bir süre geçmişti. Bir gün saraydan çağrıldı. Hafız Ahmet Paşa çağırmıştı. Meraklandı, biraz da korktu. Ne ola ki? Gene Nasuh belası mı, sürgün mü yiyecekti, diyar diyar sürülecek miydi yoksa makam mansıp için mi görmek istemişti ? Saraya gitti. İşin doğrusunu öğrendi. Vezir Hafız Ahmet Paşa hanesine davet etmiş. Merakı daha da arttı. Hafız Ahmet paşa Enderunda hocası idı ve de padişahın çok sadık bir veziri idi. Ali Rıza, Hafız Ahmet Paşayı hem gıpta ediyor, hem de seviyordu. İyiye yorumlamak istedi, daha dogrusu ruhunu kuşatan aydınlık havayı mıncıklamak istemiyordu.
Akşam konaga gitti, konak bakıcıları haberliydi, Ali Rıza yı selamlığa aldılar. Üç duvarında renkli yastıklarla donatılmış divanlar, önlerinde sedef kakmalı sehpalar, yerde üzerine bastıkça ayagı içine gömülen iki kat halı, pencerelerde vitraylı camlar, karşıda bogaz, bogazda donanmaya mahsus iki üç parça muhrip, akşamın karanlığa dönen şavkın da ufku okşuyordu. Ali Rıza çekine çekine kapının sağındaki divana ilişti, duvardaki küfi yazılı tabloyu okumaya çalışıyordu.
Başında tıg işi kar beyaz takke, pamuk fanila üstüne kırmızı beyaz yolluklu, basma kumaştan, önü açık ve kavuşturma peşli gecelik entari, onun üstünde aynı kumaştan hırka, en üstte de feyyum kürk giymiş, çıplak ayaklarında ökçesiz vidala terlikleriyle Vezir Hafız Ahmet Paşa ya benzeyen, belki de ta kendisi olan biri, içeri girip, karşı divandaki “baş köşe” ye oturdu. Ali Rıza ceryan çarpmış gibi ayağa fırlayıp el-pençe divan durmuştu bile. İçeri giren Hafız Ahmet Paşa’dı,
-hoş geldin, sefa getirdin hanemize…istirahat et, selamette ol evladım…burada hoca talebe, vezir yoktur. Sen ve ben varuk, bir de bizim hane halkı..Ali Rıza tekrar yerine oturup, biraz daha rahatlamış, içi ısınmıştı. Ekabir (büyükler) çok yakınları olmadıkça “evladım” demezlerdi.
“-emir buyurmuşsuz geldim vezirim..
“-emir vermedim, davette bulundum, bir akşam seninle yek be yek (teke tek) sohbet idelüm deyu. Sen bana şu niza olayını anlat, tamı tamına senden duyayım da senin içün düşündüğüm hizmetlere mani bir hali varmıdur bileyüm. Ali Rıza olan biteni ne bir fazla, ne bir eksik anlatmaya başladı.
Bir yeni yetme kız elinde gümüş tepside kahve ikram etmek üzere içeri girmişti. Ali Rıza Vezire kahve tepsisini uzatınca fark etti. Vezir H.Ahmet Paşa fincanını aldı, Ali Rızaya döndü, tepsiyi uzattı. Yüzüne bakamadığı için, yüzünü pek seçemiyen Ali Rıza ince narin ve bakımlı ellerini sanat esei izler gibi zevkle izlerken, ellerin biri birine dolaşması, kahve fincanının devrilmesine sebep olacaktı ki durumu vezir düzeltti,
-kerimemiz Rabia şimdiye kadar kimseye kahve ikram etmiş degildür. Ellerinin titremesi ondandur. Kusuruna bakmayasun
-estagfurullah…biz kim kusura bakmak kim Vezirim derken Rabia’ın kıyafetine bakmaktan kendini alamamıştı.
Rabia’nın başında, sık boncuklarla işleniş başlık, nar çiçegi rengindeki başlığın çevresine “alyanak” denilen siyah üzerine kırmızı elma motifli yazma bağlamış, ön kısmı çeşitli motiflerle renkli boncuklarla bezenmiş, bunlara karanfiller dizilmişti. Kuru karanfil bir nevi parfümdü, güzel kokmasını sağllıyordu. Yanaklar üzerinde küme küme boncuklar ve pullar hareket ettikçe Rabia’ın yanaklarını döven, yanak dövenler ve alnına düşen bir inci takılıydı başlıgına.
Üzerinde kırmızı ipekli dokumadan yapılan elbise vardı. El tezgahlarında ipekten dokunmuş, yakalarında iğne oyasıyla yapılmış beyaz oyalar vardı. Belini altın kemerle sıkmış, ön etekler arka etekten bir karış kısa gibiydi. Kol ağzı, arka etek uçları, tığ ile yapılmış dantelle süslenmişti. Altta boyu ayak bileklerine kadar inen, beli uçkurda toplanmış, krem renkli ham ipek kumaştan yapılmış, paçadan dize kadar kırmızı lacivert nakışlı şalvarı vardı. Önü göğüse kadar açıktı. Altına pembe bir göynek giymişti. En üstte de kadifeden yapılış, kollu, ön kısmı açık etekleri kısa yarım ceketi andıran işlemeli bir yelek vardı. . Ayağına yünden, beş şişle örülmüş desenli çoraplar, üzerine ise keçi derisinden çetik giymişti. Her ne giymişse yakışmış, diri ve güzel bir genç kız olarak bakışları üzerine çekmeyi becermişti. Aslında herkes ona baksın diye giymemişti ama herkes ona bakmak zorunda kalmıştı.
Ali Rıza da başını kaldırdı, gözleri; al al kızarmış yanakları, ince ve körpe dudakları, kumral rengini daha çok kızartmasın diye yeşile boyanmış göz bebeklerine takıldı kaldı. Hafız Ahmet Paşa’nın,
- be Ali Rıza oğlum çekinme al fincanını...ikazı ile kendine gelen misafir, utanmasına utandı da, ne takıldığ Rabia’ın deniz gözlerinden çıkabildi, ne de Rabia Ali Rıza’nın taze tenine sinmiş erkek kokusundan, şahin bakışlı ela ğözlerinin etkisinden kurtulabildi. En iyisini Vezir yaptı, onları öyle bırakıp, selamlıktan dışarı çıktı.
Ali Rıza Enderun sınıfının giydiği, yeşil üzerine üç sarı sırmalı serpuş, sarıya yakın kumral ve geniş alnında ter damlaları oluşturuyordu. Henüz hiçbir nişan olmayan ikinci sınıf kaba kadife ceketi içinde kolalı gibi dik duran beyaz yakalı işlik ile uzun boyuna yakışan bir asalet yeriyor, gerek gençligi, gerek kibar ve agırbaşlı davranışları Rabia’yı kırbaçlıyordu ve o da Ali Rıza’nın ela gözlerinde gömülüp kalmıştı. Kenetlenen yalnız bakışları degil, gönlü de, dudaklarındaki çocuksu tebessümü de…Ali Rıza büyük bir itina ile kahvesini aldı, Rabia’y a teşekkür etti.
Hafız Ahmet Paşa boğazını temizler gibi öksürerek, yanında da Rabia’yı çok anımsatan, anası olduğu belli olan bir Osmanlı hanımı ile içeri girdi. Gençler kendi alemlerinde, derin deryalara dalmış gibiydiler. Ali Rıza’nın gözleri elindeki kahve fincanın içindeydi ve gözlerini fincandan ayıramıyordu. Belki misafir olduğu evin kerimesini aklına takmaktan utanmış, belki de Rabia’ın yeşil gözlerinde boğulup kalmıştı. Rabia ise kapının arkasında , süpürgenin yanında niçin dimdik ve hareketsiz durduğunun farkında bile değildi. Yok olmuş, orada değilmiş gibiydi.
Hafız Ahmet Paşa,
-Bu da zevcemiz , muhterem Fatma Hatun’dur. O dahi senü merak etmiştür. Bu akşam misafirimiz olmanızdan memnun kalmuştur. Fatma Hatun büyük bir terbiye edasıyla başını hafifce egerek selam vermiş gibi hissettirip,
-burayu kendü hanen bilesün. Ahmet Paşa’muz, Allah onu başumuzdan eksük itmesün, senden pek haz ider. Yüce Tanrum bize biricik kerimizi bağışlamıştur, başkaca evladımuz yoktur. Sen dahi evladımuz gibisün.
Bütün bu iltifat ve yakın saymalar Ali Rıza’yı öyle sıktı, öyle terletti ki, göyneğinin sırtına yapıştığını hissediyordu. Bereket versin Ahmet Paşa
-abdest tazeleyüp. Akşam namazını eda edüp, taama oturalum…iradesiyle içeriye elinde gümüş ibrik ve leğen olan bir hizmetli arap uşak ile havlu, sabun, misvak ve gülsuyu olan başka bir siyahi hizmetli girdiler.
Hanımlar ve Vezir dışarı çıktılar. Ali Rıza ceketini ve çoraplarını çıkarttı, kollarını ve paçalarını sıvadı, Abdestin ılık suyla ferahlamaya başladı. Bu O’nun köşke geldiği andan itibaren yaşadığı heyecandan sıkışan yüreğini rahatlattı, vücudunun hararetini dindirdi. Abdestini bitirdi. Vezir ve hanımlar da abdestlerini almış olarak içeri girdiler. Kararmaya yüz tutan gökyüzünün odanın bazı köşelerini de kararttığı ve bu flu aydınlık içinde Ali Rıza’nın sarıya yakın teni ve yeni fışkırmaya başlayan sakal ve bıyıklarından süzülmeye başlayan abdest sularında tabiatın canlılığını gözleri ile görür gibiydiler. Ali Rıza siyahi hizmetlinin uzattığı misk’ü anber kokan havlu ile kurulandı. Erkekler önde, kadınlar arkada , Hafız Ahmet Paşa imam olup cemaatle kılınan namazda sanki Ali Rıza bu hanenin bir ferdi olmuştu. Ne Vezirin ailesi, Rabia dahil, ne de Ali Rıza artık kendini yabancı hissetmiyordu.
O akşam, yemeğinde bir kuş sütü yoktu. Ali Rıza sıkılmasına rağmen hiç tatmadığı yemekleri, tatlı ve tuzluları yedi, içti. Vezir Hafız Ahmet Paşa Ali Rıza’ya
-sabah Şehremin’i Veli Paşa’ya varacak, seni yanına almasınu teklif edecem diye söze girdi. Şehremininin işleri hakkında sohbet ettiler. Ali Rıza’ya sen ne dersün bu mevzuda, sencileyin de uygun mudur?
-siz nasıl tensip buyurursaz öyle olsun. Diye cevap verdi. Ali Rıza o gece konakta kuş tüyü yatak ve kar beyaz çarşaflarda yatırmıştı. Sabah kahvaltıdan sonra Vezir, Ali rıza yı İstanbul Şehremini (Belediye Başkanı) Veli Paşa’ya götürdü. Veli paşa’ya :
-Veli Paşam, bu benüm mahdumum sayulur. Senün dest’ü himayende bulunmak üçün getürdüm. Alasun, her yola süresün, gözün arkanda kalmaya..eti senün kemüğü bizimdür. Dedi
-Vezirümüz, Hafız ı Kuran Ahmet Paşa’muz getürmüşse, bizim başumuzun üstünde yeri vardur... Oğlumuz İnşa Allah hü Taalâ gün gelür İstanbulun Şehr ü Eminü olur. Vezirin göz işaretiyle Ali Rıza yerinden kalkıp, büyük bir edep ve saygıyla Veli paşa’nın elini öpüp, gösterdiği yere ilişmişti.
Veli Paşa yaşlıydı, o günden itibaren Ali Rıza İstanbul Şehr Emini yardımcılığını üstlenmiş ve koca İstanbulu yönetmeye başlamıştı, Saray da bu tayinden memnun kalmıştı
Bir süre sonra Bursa’nın şehremini vefat etmiş, yerine Ali Rıza “paşa “ rütbesi ile Bursa’ya, şehremini olarak tayin edilmişti. Otuz yıl önce küçük bir çocuk olarak geldiği Bursa Şehrine, şimdi Şehr Emini olarak tayin edilmişti…Zevcesi Hafız Ahmet Paşa’nın kızı Rabia ile birlikte.
Aradan iki sene geçmişti. Vezir Hafız Ahmet Paşa hem torununu görmek, hem de uzun zamandır gitme fırsatı bulamadığı Bursa'ya gitmişti. Şehremini Ali Rıza paşa Bursa'yı şöyle anlatmaya çalıştı;
-Bursa'mız, kahramanlık şehridür, zaferle dost olmuştur. Bu birinci taht şehri hala o hüviyetini taşur, hala bahadırlar gibi vakur ve dik başlıdur.
Bursa’da her evin içinde su akar. Her ev bahçelidür. Bahçesinde ceviz, dut ağaçları vardur. Evleri dıştan geniş saçaklı, içten sofalı, ocaklı, nakışlı, oymalıdur. Evlerin bacaları kiremitle örtülmüştür. Sokaklarında kolları dört bir yana uzanmış çınarlar, salkımlarını insanlara ikaram eden asmalar, kavak ve söğüt ağaçları ile çevrelerini gölgelenmiştür. Dükkanları bir birine ağlayan çarşılar, gayet cilalı kuvars taşı ile döşenmiş sokaklar, sokaklarında şarıltıyla akan çeşmeler,.susamışlığı ve yanıklığı insan hayatına yakıştırmayan cömert eller gibidür.
Her konan ve göçene sofrası açık olan imaretleri, ahırlı, mescidli, hamamlı hanları ve yolcuların ücretsiz minnetsiz şifalandıkları tıp haneleri vardur.
Yüz yetmiş altı Müslüman mahallesi, yedi Ermeni mahallesi, dokuz Rum mahallesi, altı da Yahudi mahallesi vardur. Yiyecek içecek satan esnafın hepsi Müslümandur. Gözel Meddahlaru vardur. Meddahlarının başı “Kurban Ali Hamza” adında sanatkar biridür. Meddah Şerif ” Firdevsin Şeyh namesi”ni yaman oynar. Meddahların baş oyunlaru“ Karagözle Hacivattır”. Bu oyunun namı o kadar yayılmıştır ki, bırakın şehzade sünnetlerini, sıradan çocuk sünnetlerinde bile Karagözle Hacivat baş köşede otururdu.
Nice bin samur kürklü, muhteşem, çok zengin tüccarı ve bilginleri vardur. Burası Anadolu toprağı olduğundan lehçeleri de alışılmadık hoş bir lehçedür. Halkı misafirperverdür. Gezmeyi seven hoş konuşan güzel insanları vardur. Saraydan Sultanlar daha çok kaplıca için Bursa’ya gelirlerdi..
-Ipeği nasul iderler, neden olur diye sordu, vezir, Şehremine:
-ipeki bir türlü kelebek kurtları yapar...kurtlar dut yapraklarının üzerine atulur, hayvancıklar dut yaprağını yiyerek beslenür ve kendisine bir ev yapar, tıpkı iri bir hurma gibi koza denilen bir barınak yapar. Ipekçiler onun zamanını eyi bilip, kelebek olmak üzere olan kurt kozadan çıkmadan, kozaları toplayup çok sıcak suya basarlar. O kozaları tiftikleyüp ipek eylerler...Bursa'da her evin bahçesinde dut ağacu ve her hanede de ipek imalatı yapulur. Çok faydalı bir iştür, Bursa'ya zenginlük katar..." daha nice konuşmalar oldu ve misafir dinlensin diye sohbeti bitirdiler.

11.VUSLAT

Bursa’ya geldi. Bursa’dan çıkalı yıllar olmuştu ve hayli özlemişti, Bursa’yı bir kere daha yaşadı. Babası İbrahim Ağa emekli olup, karısı Behiye Hatun la birlikte İstanbuldan Bursa’ya taşınmışlardı. Baba ocağına gelmek ne güzel di…
Can dostu, değerli arkadaşı Ali Rıza Bursa’ya Şehr Emini oluştu. Bunu birlikte kutlamaları lazımdı ve Fahriye’de Bursa’daydı. Bütün bunlar için Bursa’ya gelmek farz olmuştu. Bursa’ya geldi. Ali Rıza Paşa’ya misafir oldu. Sohbet etti, hasret giderdiler. Fahriye Sultan’a olan aşkını, Padişah’ın, namus ve şerefine ihanet etmiş gibi algılamasını kendine yediremiyor, hiç bir zaman Osmanlı’ya karşı kötü bir niyet ve kötü bir şey yapmayadığını ve yapamayacağını düşünüyodu. Bütün bunları Padişah’a anlatmanın bir yolunu arıyordu. Ali Rıza paşa Mimar Ahmet’e durumun tahmin ettiği kadar kötü olmadığını, padişahın enderunda okumuş adamlarını unutmadığını anlattı. Kendisinin Bursa’ya tayinini de enderunda hocaları olan kayın pederi Vezir Hafız Ahmet paşa’nın istediğini söyledi ve
-istersen sana da devlet kapusundan bir hizmet talep idelüm dedi.. Ahmet
- Hafız Ahmet Paşa’muz, Padişah’ımızun makbul bir Veziridür ve bizim de muhterem bir büyüğümüzdür. Fakat bunlardan da önemli olanı çok münasip bir damat bulmuş olmasıdur. Seni tebrik iderüm. Allah mübarek idüp bir yastıkta kocatsun. Kendüm için ise şimdilik hiç kimseden hiç bir talebim yoktur, istemez ...diye cevap verdi.
Fahriye Sultan’dan bahsettiler, Ahmet Fahriye’yi de hiç aklından çıkaramadığını anlattı...aklının ve kalbinin baş köşesinde o vardı, baktığı her yerde onu görüyordu...
-Allah’a şükür ki mektupları var da onlarla hem hal oluyorum. Amma ben ona mektup gönderememekten çok muzdaribim. Herkesin gözü üzerimizde olduğu içün de bir birimizden uzak durmaya mecbur kalıyoruz. Padişah’ımızın muhalefetine rağmen bir birimize yakın olmamız Fahriye’ye zarar verecek, bunu biliyor ve uzak duruyorum...diye anlattı. Saray’dan atılmış, gözden düşmüş olması hem hayatını zorlaştırıyor, hem canını sıkıyordu.
Bursa’dan hicaza gitmek üzere ayrıldı. Vücudunu bir ceset gibi taşıyordu. Iskenderiye’ye gitti, Burada arkadaşı Hamdi Paşa Defterdar Kethüdası idi. Ona misafir oldu. Ahmet’i çok seven Hamdi Paşa O’na bir oba tahsis etti, Denize nazır, yeşillikler içinde güzel bir obaydı.
-Ahmet Ağa konuğumsun, burada dilediğin kadar oturasun. Hizmetinde noksanlık olmayacak. dedi.
-sağol karındaşım…Ben bir yerde uzun boylu kalamam. Aha buramda, içimde volkanlar kaynar. Sıkıntılı adamım ben..
-bilmez miyim? Ali Rıza karundaşımızla beraber, üçümüz az mı muhabbetinü ettik..Seni yalnız bırakacağımızı sanma..sular duruluncaya kadar senin her sıkıntın bizim sıkıntımızdur.
-Eksük olmayın. Ben dahi bilirim de anın içün gelirim buralara.
-eger sana yük olmayacaksa sana bir uğraşu verirüm.
-Ne yükü Hamdi Ağam, zevk olur. Ne denlü uğraşu,
-bizim müştemilat ve de içinde bir mescit inşaatımuz vardur. Oraya da nezaret edersüz, sana meşgale olur, zaman akıp gider…
-he ya eyü olur.
inşaata nezaret etmeğe, küçük te olsa mescide kendine göre biçim vermeye başladı. Ahmet burada iskenderiyenin önemli mimari yapılarını inceleme fırsatı bulmuştu. İskenderiyede oldukça farklı bir mimari vardı. Camiler genellikle düz bir satıhın üstünde yumruk kadar kubbelerle örtülmüştü. Minareler hantal ve küttü. Saray ve sivil yapılar değişik motiflerle süsülenmişti. Her şey ilgisini çekiyor, her gördüğü mimari yapıda alacak bir şeyler buluyordu.
Ahmet gene de yalnızdı. Yalnızlığını Fahriye ile giderneye çalışıyor, gecesi gündüzü Fahriye ile doluyordu...ona besteler yapıyor, şiirler yazıyordu.
Genç sanatkar çilesini doldururken sürekli duygu ve düşünce yükleniyor, sanat savaşçısı gibi hazırlıyordu kendisini. Duygu ürperişlerini ahenkle aksettirmeyi düşünüyordu. Bu sevgi duyguları aşk ile yüklü Ahmet’in zihninde bütünleşiyor, mutlak varlıga uzanıyordu. Ellerini uzatıp, onu tutmak istiyor, boşlukta ruhunu dolduran o yüce varlığı arıyordu...güne bakan çiçeğin hep güneşe doğru dönmesi, güneşe gülümsemesi, insanın içini dolduran o parlak sarı turuncu renklerini cömertçe göstermesi, güneşi göremeyince incecik boynunu büküp, koca bir şapkanın altına çiçeğini gömmesi, pörsümesi, küsmesi, bir aşk bir sevgi yumağının açılıp kapanması değil mi? kimin eli değiyor, kim ne öğretiyor da böyle raks edebiliyordu güne bakan çiçek? Arı bal çiçeğini nasıl buluyor, orada kendisine hazırlanmış olan bal özünü nasıl alıyor da kovanına taşıyor?..
Ahmet aşkını musikinin namelerine yüklüyor, yetmiyor şiirlerini terennüm ediyor, besteleyip seslendiriyor, yetmiyor, gönlünü dolduran bu duyguyu şekillendirmeye çalışıyor...bazan abanoz ağacını gül yahut ceviz ağacını yontuyor, oyuyor şekillendiriyor, sonrada sevgisinin peşine takılıp, onu yakalamaya çalışır gibi yeniden oyuyor, oyuyor, oyuyor, oyuklarla, kainatı, yıldızları resmediyor. Ağaç işlemeciliğinin en güzel örneklerini yapıyordu. Birbirini kovalayan ama hiç yakalayamayan motifler işliyor... bir susamışlık, bir suya kanamama gibi susuzluk figürleri raks ettiriyor. Gene de ne sevgisi diniyor, ne aşkı tükeniyor, sadece varış noktası öteleniyordu... Koca alemde kafese koyulmuş bir kuş gibi esir hissediyordu kendini.
Hac mevsimine kadar burada vakit geçirdi, oradan Mekke’ye gitti..Mekke’de Sedefkar Mehmet Ağa ile tanıştı. Yıllardır peşinden koşup bir türlü buluşamadığı, Koca Sinan Ağa’dan sonra yaşayan, devrin en büyük mimarı olarak bildiği Mehmeyt Ağa’yı Hicazda bulmuş, Onunla tanışmıştı. Sedefkar Mehmet Ağa Kabeyi tamir edecekti. Mimar Ahmet’e,
-bu hayırlı hizmetin ifasında senün dahi yardımını talep iderüm, demiş Ahmet,
-elimizden geleni memnuniyetle yaparuk, yeter ki Koca Mimar Ağam bizden mesai istesün diye cevap vermişti. Biri mimar başı, diğeri genç ve idealist sanatkar iki usta Müslüman mimar, Müslümanların kıblesi olan Kabe-i Şerifi birlikte tamir etmiş, örtüsünü yenilemişlerdi.
Der Saadet’ten gelen bir çok hacı ile sohbetler edip, eski güzel günleri yadettiler.
Ahmet, padişahın Surra alayını getiren Asım Ağa ile görüştü,
Osmanlı’nın Peygamberimiz Hazreti Muhammed ‘e olan sevgi ve yakınlıgı, Pegamberin ırkı olan araplara ve peygamberin yaşadığı Hicaz bölgesine karşı lütuf ve ihsanlarının çoğalmasına neden oluyordu. Araplara “ırk’ı necip, (seçkin ırk), Hicaz topraklarına da “diyar’ı nebi” deniyordu. Arabistan çöldü. Insanlar geçimini daha çok vahalarda yetişen hurma, biraz da tahıldan elde ederlerdi. Durumu iyi olanlar genel olarak ticaret yaparlardı. Halkı genel olarak yoksuldu..açtı, yiyecek ekmek bulamıyanlar bile vardı…Bu nedenle her yıl, hac mevsiminde Osmanlı Padişah’ları Mekke ve Medinede ki peygamber torunlarına, bölgenin ileri gelenlerine, fakirlere ve bedevilere dağıtılmak üzere “Surre” adı verilen para ve kıymetli hediyeler, yiyecek buğday ve ağartır yüklü Mahmiller gönderirlerdi.
. Hayır ve hasenatı bol olan Sultan Ahmet Han surreyi çok bol lutfetmişti.
Surre alayı Darüssade Ağası Asım Ağa nezaretinde recep ayında törenle yola çıkmıştı.Tören Topkapı Sarayında padişahın da katılımı ile yapılmış, Üsküdar’dan yola çıkan Surre alayı Hicazda büyük bir törenle karşılanmıştı. Gönderilen hediye ve ihsanlar çok makbule geçmişti.
Ancak araplar Türklere karşı aynı muhabbet ve sempatiyi hiç göstermemiş, verilen binlerce nimete karşı hiç minnet duymamış, hatta İngiliz ve Fransızların kışkırması ile Türk’leri arkadan hançerleme adetleri tarih boyunca devam etmişlerdir...
Ahmet, Asım Ağa’dan Fahriye Sultan’ın hasta olduğunu öğrenmişti. Belli etmedi ama üzülmüştü. Hac süresince bütün duaları Fahriye içindi…
Hac dönüşü Bursa’ya gitti. Ali Rıza Paşa’ya uğradı. Konuşmtu, dertleşti, sohbet ettiler, sonunda söz Fahriye’ye gelmişti. Ahmet Fahriye’nin hasta oluşuna çok üzülüyor, Onu görmek istiyordu. Ali Rıza Paşa Fahriye’nin sıbyanı DarulTalim Mektebi’nde başka kimlik ile ders verdigini, hastalığından haberdar olduğunu anlattı, eğer onunla görüşmek dilersen heman haber salar niyetini anlaruz, dedi ve haber saldı, Fahriye
-talebinüz başım üstüne” diye cevap verip, annesini dışarı dönderdi ve Dilhuna
-Mimar Ahmet Ağa geliyor, çabuk kahve hazırla, dedi
-hemen mi yapayım sultanım? dedi.

-niye heyecanlanup, telaşlanursun, şimdi kahvenin ne alemi vardur? O gelince yaparsun...bugün gelecek, dedi “ben ne giyeyim ?“ içindeki bütün güzellikler yüzüne aksetmişti...kalbi pır pır uçuyordu...gülmeyi hatırladı..Bordo üzerine altın işlemeli kaftanını giydi, yüzünü sararmış görmesin diye allık sürdü.
Bu bir vuslattı, bir kavuşmaydı..çatlamış toprağın suya kavuşması...tohumun toprağa düşmesi gibi. Bin bir ışık yanmıştı içinde...içi aydınlanmıştı, her şey pırıl pırıldı...dünya değişmiş, güzelleşmişti...yaşam sevinci doldurmuştu içini, şimdi daha çok yaşamak istiyordu...dünyaya imrendi, bu dünya yaşanacak yer olabilirdi. Biraz sonra odaya dolacak ışıkla birlikte daha çok yaşamak istiyordu...
Ahmet’te de büyük heyecan yaşıyordu. Yalnızdı, yalnız insanın gücü de yalnız kalıyordu…kozada ipek ören bir yalnız böcek gibi... işi kolaydı ama her zaman sonu mutlu bitmiyordu ipek böceğinin, ördüğü koza başına dertte açıyordu...
Sarayın kapısına kadar Ali Rıza paşa ile birlikte geldiler. Kapıda Ahmet arabadan indi yürüdü, nöbetçilere “Mimar Ahmet Ağa geldi “ diye haber gönderdi. Az sonra içeri alındı. Arkasında bir hamal kucağında Ahmet’in hediyelerini taşıyordu. Iç kapıda Dilhun bekliyordu, endamından, terbiyesinden tanıdı, telaşlandı...saraydaki karşılaşmayı hatırladı...Fahriye’nin, başını döndüren rayihaları burnunun direğini sızlattı. Dilhun kapıyı hafifçe tıklayıp, açtı, Ahmet’e
-buyurasuz Ağam ” dedi, geri geri dışarı çıktı.
Fahriye Sultan büyükçe bir odanın ortasında, eflatun kaftanının içinde narin bir selvi gibi sallanıyordu. Sararmış yüzünü aydınlatan gülen gözleri Ahmet’e davetkar bakıyordu. Ahmet’te fahriye’yi kucaklamak, ayaklarını yerden kesmek, gögsüne bastırmak, yerde ve gökte aradığı vusta kavuşmanın ateşiyle yanmak istiyordu...
Ahmet Fahriye’nin örtmediği yaşmağından ince soluk dudaklarının ürperişini ilk kez görmüştü. Fahriye ise içeriye güneş gibi dolan Ahmet’in yanık yüzünü, simsiyah, uçları yukarı kıvrılmış bıyıklarının altında, kıpır kıpır titreyen dudaklarından heyecanını hissetmiş, uçuk renkli, ince uzun parmaklı elini uzatarak,
-hanemize hoş geldiz, sefalar getirdiz, demişti.
Ahmet Fahriye’yi kucaklayamadı kendisine uzatılan bu ince narin ve zarif eli, iri kemikli, iki katı büyüklüğündeki iki eli ile tutup, göğsüne bastırdı...Fahriye’nin yüzünün kızardığını hissetti. Ahmet böyle bir edebi ne görmüştü şimdiyece, ne de düşünmüştü...Fahriye, ha ağladı, ha ağlayacaktı...bir süre öyle kaldılar. Nedendir bilinmez ayrılamadılar...bir çok şey söylediler bir birlerine sözsüz, konuşuksuz...sonunda Fahriye Ahmet’in gözlerini bulmuş, kendini o engin denize bırakmıştı...ne susuzluğu kalmıştı, ne de yalnızlığı...Işığa kavuşmak için ışığın etrafında dönen pervane kelebeği, ışığa kavuşurda ışığın hararetinden yanarak yok olur ya; Fahriye de pervane kelebeği gibi ışığa kavuşmuş, orada yok olacaktı ki,
-hoş bulduk Sultanım, İkisi de bir birlerinin yüzlerine bakamamış, gözlerinin alevinde yanmaktan kurtulmuşlardı.
Fahriye,
-Şöyle oturasuz efendim, rahatıza bakasız, sözleriyle kendine geldi, derlendi, toparlandı, oturdu, Fahriye de karşısına ilişti büyük bir edep ve itina ile..
-tekrar hoş geldiz, sefalar getirdiz, nasılsız efendim...
Ahmet te aynı edep ve dikkatle ,
-elhamdülillah eyiyüz...sağluğuza duacıyuk sultanum.
Fahriye Sultan, bildiği halde konuşuğu sürdürmek için,
-siz Bursa’ya sık aık gelirsüz, ailenüz Bursada mı ikamet eder, bu yüzden mi gelir?
Ahmet Ağa, Sultan’ın neyi sormak istediğini anlamıştı, O da imalı cevap verdi,
- Buraya gelisüm yalnız alem içün değildür ben Bursa’da böyüdüm. Bursada ki her şeyi ve her kişiyü severüm. Sen de buraya gelince buranın kıymeti daha da arttı. Duydum ki rahatsız olmuşsuz vurup geldüm. Ali Rıza dünya ahiret karundaşumdur, buraya kadar beni selametledi…siz nasılsuz sultanum?
-ben dahi iyiyim Allaha şükür..Bursa’da ikamet itmek istedim, Padişah Efendimiz münasip görüp izin verdi. Bursa’yı seviyorum.
Fahriye Konuyu değiştirdi,
-nerelerdesiz bu vakte kadar, ne işle meşgulsüz?
-orada burada vakit geçirürüz, kadim bir ugraşumuz yoktur.. Kapı tıkladı, belli belirsiz, Fahriye
“-giresiz” dedi,
Dilhun kucağında sedef kakmalı Rahle, üstünde altın haflerle yazılmış kura-ı kerimi bıraktı, çıktı tekrar girdiğinde de namazda başına örtüneceği, omuzlarından sırtına kadar vücudunu örten kenarları işlemeli gül kurusu baş örtüsü ve bir seccade getirdi. Seccade üstünde çiçek ve yaprak motifleri olan, her motifin tabiatteki rengini aynıyla alıp dokunmuş bir ipek Türkmen halısıydı. Dilhun kucağındaki hediyeleri bırakıp,
-Mimar Ahmet ağa bunları size layık görmüş dedi, çıktı, gözleri gene yerdeydi...Fahriye rahleyi eliyle okşayıp,
-siz mi yaptız efendim..elize sağlık, niye zahmet ettiz..??
-ne zahmetü sultanum, sizün içün bir iş yapmak nihayetsüz bir zevkdür, size layık değil bilirüm amma elimden bu kadar gelür, kabul buyurun lutfen sultanum.. her bakış, her çekingen temas bir birine daha çok yaklaştırıyordu.
Fahriye Dilhun’u çağırdı,
-bize kahve yapasız Dilhun?
-nasıl olsun efndim, diye Fahriye’ye sordu. Fahriye de Ahmet’e
-kahvanizi nasil istersiniz
-şekerlü Sultanum.
Birbirleri ile konuşmak istiyor, baş başa verip dertleşmek, ellerini tutup sevmek, öpmek, bir vücut olup öylece kalmak, ölünceye kadar ayrılmamak istiyorlar. Her ikisi de içlerindeki fırtınayı böylece dindirmek istiyor. Ama olmuyor, terbiyeleri mi, aşklarının maşuku erişilemez kılması mı her neyse buna mani oluyordu.
Mutlak aşkı bu zayıf sararmış vücutta seyreden sanat ruhlu Mimar için Fahriye bir gönül yanardağından başka bir şey değildi. Fakat sonuna kadar garip, kimsesiz ve sesiz kalmaya mahkum olan bu aşk sanatkara ilham kaynağı oluyordu.. Her zaman temkinli ve ölçülü kalmış bir saygıyla bu temiz ve saf gönül hikayesine toz kondurmuyor, hep bedel ödüyordu.
Fahriye’nin aşkı ise alevi geçmiş bir ateşin kor haline gelmiş yakıcı sıcaklığı gibiydi. Hem kendini hem çevresini yakıyordu...acaba bu kor bir gün küllenecek miydi? Her zaman yakacak bir şey bulabilecek miydi?... ateşin kendisini yakıp kül ettğiğni ancak fark etmişti...Özlemin acısı gözlerine oturmuş, içindeki bütün gözeler kurumuştu...hastaydı...kuşlar hastalıklarını saklar, dayanabildiği kadar dayanır, dayanma gücünün bittiği yerde “pat” diye düşüp ölürler. Diğer kuşların kendilerini gagalamasından korktukları için hastalıklarını saklarlar. Fahriye de hastaydı, hastalığını gizliyordu...Fahriye’yi kimse gagalayamazdı. Belki Hanedanlık kızı olması, belki aşkını eskisi gibi dillendirmeyip, gözden ırak, sarayın dışında oturması buna mani olurdu. Ama aşkını ve hastalığını gizli gizli, doyasıya yaşıyordu.
Kahvelerini içtiler, havadan sudan konuştular, aslında konuştukları değil konuşamadıkları, önemliydi... birbirine soramayıp cevaplayamadıklarının cevabını aldılar...Ahmet gitme zamanı geldiğini düşündü, Fahriye de Ahmet’in kalkacağını hisstti, üzüntüsünü gözlerinden anlar diye gözlerini kaçırıyordu ve dayanamadı sordu :
-bir daha görebilecek miyiz bir birimizi ?
-Mevla büyüktür...yazdı ise görüşmemek ne nünkün !! Bence görüşmekten daha önemli olan biz birbirimiz ile izdivaç edebilecek miyiz.
-evet doğru, yazdıysa kim mani olabilkir ki? dedi Fahriye Sultan ve devam etti burası sizin eviz, kapımız size her daim açıktır...Ahmet ayağı kalkmıştı, Fahriye de kalktı, Dilhun’u çağırdı,
-misafirimizi yola koy dedi, Ahmet’e selametle efendim...ağlamamak için kendini zor tutuyordu. Dudaklarını dişliyordu .Ahmet hafif eğilerek selamlayıp çıktı, bir koca vuslat göz açıp yumuncaya kadar bitti. Birlikte tükettikleri zaman değeri biçilemeyen kıymetli bir hazine oldu onlar için...
Ahmet gittikten nice sonra kendine gelen Fahriye Ahmet’le beraber olmanın mutluluğunu tekrar yaşamak istedi. Ahmet’in ne kadar çelebi, ne kadar saygılı, ne kadar cana yakın, olduğunu düşündü. Ahmet gitmişti ama oturduğu divanda hala sıcaklığı vardı, elini divana koydu, O’nun sıcaklığı ile içini ıstmak istedi. Döndü getirdiği hediyelere baktı, hediyeleri onu hatırlatmaya devam edecekti, O’nun için seçilmiş, O’nu hatırlatan hediyelerdi...oymalı rahleye baktı, üzerinde elini gezdirmekten zevk alıyordu, okşar gibi “benim için yapmış..” dedi, kendi elinin emeği...gülümsedi, mahsunlaştı...tekrar yalnızlığına gömüldü. Ne kadar az kalmıştı...daha yerini ısıtmadan kalkıp gitmişti...bir ömür boyu yanında kalsa gene doyamazdı...Ahmet’in getirdiği Türkmen halısı seccadeyi serip üzerine oturdu, başına Sedefkar’ın gül kurusu başörtüsünü örttü, sedef kakmalı rahlenin üzerine, Ahmet’in getirdiği altın harflerle yazılmış Kuranı Kerim’i açtı, Kuran okurken dünya ile ilişkisini kesiyor, Allah ile konuşuyor gibi oluyordu, gene dünya ile ilişkisini kesip kendini ilahi hitaba bıraktı, Dilhun’un odaya girmesi ile Ahmet göznün önünden gitti, Ahmet ile olan beraberliği de bitti...Kuran okuyamadı, Kuranı kapattı. Aklına birden Ahmet’in hala bir işinin, bir uğraşının olmadığı takıldı. Koca Osmanlı hanedanlığının bu kadar yakınında olmasına rağmen belki ondan fayda yerine zarar gören ilk insandı... bir iş sahibi olamamıştı. Kendini suçladı, ilgilenmediği için. Hemen aklına sadrazam Hafız Ahmet paşa geldi, Dilhun’dan kağıt, divit istedi, sadrazama bir mektup
....Sizden niyazum Mimar Ahmet Aga içündür . Enderunda zatınızun Rahle’i tedrisinizde ders görmüş, benden sebep bir işi, bir mansıbı olmamıştur. ...... Ona kol kanat gerilsün, bir işe koyulsun zatıalinizden talebim budur ......” dedi, mektubu katlayıp, mumlayıp, Ali Rıza paşa’ya göndertti.
Ahmt’in “izdivaç edebilecek miyiz” sözü kafasına çakılmıştı. O da biliyordu ki Osman oğullarında kadın yaşamı kolay değildi.
Aslında Türklerde kadın, erkekle hayatı beraber kucaklayan, içerde ve dışarda çalışan , çocuklarının anası ve erkeğinin namusu sayılan ve namusunu kirletmemeye özen gösteren, bir dost ve bir arkadaştı.
Müslüman ülkelerde kadın dini emir ve motiflerin yönlendirdiği kıyafetleri giymiş ve din adamlarının cevaz verebildiği vazifeleri yapmıştı. Bazı din adamlarının ve toplumun baskısı ile nerede ise hayat hakkı bile elinden alımıştı. Bir kadının hiç söz sahibi olmadığı yerler bile vardı.
Osmanlıda da bir eş, bir arkadaştı. Ancak Islamiyet’te ki örtünme kuralından dolayı dışarı çıkamamış, kafes arkasında kalmış, toplumsal görevler alamamıştı. Yalnız zeki ve kabiliyetli, muhteris hanımlar kabuğunu yırtmış, eline geçen imkanları sonuna kadar kullanmışlardı. Bazı Valide Sultanlar; kabuğunu kıran kadınlardı ve bunlardan birçoğu da yabancı menşeyli idi.. Kadın sultan bile olsa, yani padişah soyundan bile gelse istediği bir erkekle evlenemezdi
Oysa kadınlar kutsal varlıklardı, hatta yaratılışın en gerçek kutsallığına sahiptiler. İnsan neslinin devamını ve toplumu oluşturan ana unsurdu. Onun için ana dır ve Allah cenneti anaların ayaklarının altına sermiştir. Güzellikleri ve verdikleri hizmet onları nazik zarif ve saygideger kılmıştır.

12..RAHMAN USTA, 13. NEVRUZ..14. ÇİNİ KERTMESİ, 15. TEVFİK KALFA

İznikt’li Rahman Usta ocaklardan gelen toprağı avuçladı, sıktı bıraktı.Tekrar avuçladı, kokladı, sonra bir çimcik toprak aldı, baş parmağı ile işaret parmağının arasında öğüttü, toprak su oldu aktı, toz oldu uçtu. Parmaklarına bulaşmış toprağı diliyle yalayıp yuttu Çini Ustası Rahman Usta …
-Işte bu, dedi, çininin anası bu toprak…ben bu toprağa sevdalıyım, bu toprağın çinisine sevdalıyım…hey mevlam sen nelere kadirsin..deyip sakalını sıvazladı.
Kağnı arabaları, kenarları tahta ile yükseltilip, toprakla doldurulmuş, peş peşe dizilmiş, kopmuş geliyorlardı. Çıkardıkları gacur gıcır sesler boşluğu dolduran doğal nameler gibi inliyordu. Atlar, katırlar eşek ve develerin de semerlerine ikişer küfe yerleştirilmiş, bölük bölük toprak katarı oluşturmuşlardı…Dere yataklarını, dağ eteklerini elek elek eliyerek, kuartz madeni ve mis kokulu çini toprağı taşıyorlardı.
Iznik’i Orhan Bey kılıç gücü ile feth edilip Osmanlı toprağına katılmıştı, o günden bu güne İznik’te ki Ohangazi camisinde hatip mimbere kılıç ile çıkar.Orta Asya’dan gelen kırk çadırlık bir Oymağı Oraya yerleştirmişti. Bu Oymak sanatkar bir oymaktı. Sürülere çan yapar, askere kılıç döğerdi. Yeniçeri ocağının kuruluşunu sağlayan Sultan Murat Hüdavendigar'ın veziri Cendereli Kara Halil Paşa ve Fatih Sultan Mehmet Han’ın veziri Çandarlı Halil Paşa’nın oymağıydı. Daha sonraları İznik’in toprağının özelliğinin ve güzelliğinin farkına varan bu sanatkar ruhlu Türkmen çiniye, çiniciliğe meyletti ve çinici oldu. Allah İznik’i Osmanlı mimarisinin şah eserlerine nadide çiniler versin diye mi karşılarına çıkarmıştı ne? Iznik’in şimdi dört mahallesi, bini aşkın evi vardı. Yedi medrese, yedi tekke, yedi imaret, yedi de çeşmesi vardı. Otuz dükkanı, ikiyüz otuz civarında da çini pişirme fırınlarına sahipti. Rahman Ustanın fırını bunlardan biriydi. Çini fırını iki adamın kucaklayacağı kadar bir fırındır.
Çini toprağına, ayrıca kırklar toprağı, kırmızı çömlek kili, çamaşır kili, çakmak taşı, kuvars, tebeşir ve maya ilave edilir, harman yapılır, iyce karıştırılıp öğütülür, havuzlarda iki gün bekletilirdi. Sonra, bez elekten geçirilirp, yirmi-yirmibeş gün dinlendirilir, teknelerde hamur yoğurur gibi çamur karılırdı.
Rahman Usta her teknenin başında duruyor, çamura selam verip, iki elini koynuna sokar gibi çamura gömmüyor, üstüne abanıp, kulağını veriyor, onu dinliyor, konuşuyor, dertleşip, halleşiyordu iki dost gibi… suyuna bakıyor, kıvamına, tadına bakıyor:
-Yaratılışımızın mayası bu, diyor Tevfik Kalfa'ya…Çamurdan yaratıldık, dönüşümüz de gene toprağadır…onun için toprağa, “toprak” diyip geçmeyeceksin. Toprağı seveceksin, ona sevdalanacaksın, ona gözün gibin bakacaksın ki o da sana baksın, koynuna alıp koruyup saklasın seni…
“çamura ruh üfülendi adem oldu” bunu da aklından çıkarma… heç çıkarma…
Çini imalatı dünyanın en zor işlerinden biriydi. Türkler ilk kez Orta Asyada, çiniyle uğraşmaya başlamışlardı. Selçukluların Anadoluya gelmesiyle Anadolu’nun çiniye ilgisi artmıştıtı. Bu topraklardaki çini sanatı Selçuklu mimarisinin doruğa ulaştığı dönemlerde gelişti ve ondan sonra pek çok cami, medrese, türbe ve saray duvarları çinilerle bezendi. Başlıca Türkuaz, kobalt ve mor renklerin kullanıldığı geometrik desenli çini ve çini mozaikler iç mekanlara tercih edilirken, dışarıda da sırlı ve sırsız tuğlalar kullanıldı. Anadolu çiniciliği Osmanlılar ile yeni bir boyut kazandı. Özellikle İznik öneli bir çini merkezi haline geldi..
Tevfik kalfa, ustasını bir gölge gibi takip ediyor. Başına konan bir kuşu ürkütmeymeye çalşır gibi huşu içinde dinliyor. Ara sıra Rahman Usta’nın kaş-göz işaretleri ile küçük müdahaleler, getir götür işlerini yapıyor, gene de mumyalanmış gibi donup duruyordu baş ucunda. Bu donukluk ruh ve madde olarak ustanın insiyatifine girmek, orada pişmek, ona sevdalanmaktı..Tevfik Kalfa Rahman Usta’nın ruh üfüleyip, el vereceği yetiştirmesiydi .
Tevfik Kalfa’yı Acemi Oglanları Mektebi Hümayunundan sarayın Nakkaş Başı keşfetmiş, Çinici Loncası Yiğitbaşı Yakut Usta’ya yollamış. O da Rahman Usta’ya çırak etmiş,
” al bu güzel çocuğu, dersini ver, terbiyesine mukayyet ol, dinini diyanetini bellesin, senin yanında çinici olarak yetişsin inşallah” deyip teslim etmişti.
Aradan seneler geçmiş, Tevfik zenaat ve ustalıkta beceri sağlamış, meleke kazanıp, ısmarlanan işi yolu yordamı ve usulünce yapmaya başlamıştı. Bu güne kadar edep ve ahlaki davranışlarında dini vecibeleri yerine getirmede de hata etmemiş, cümle esnafın da takdirini kazanmıştı. Kendi de plazlanmış, boy atmış, kara kaşlı, kara gözlü, elli, ayaklı, kaytan bıyıklı yakışıklı ve görkemli yagız bir delikanlı olmuş, kalfa çıkma zamanı gelmişti. Rahman Usta çırağını alıp. Loncaya götürmeliydi artık.
Lonca Ahiliğin bir kurumudur. Türkle yaşıttır. Ahilik hareketi Horasanda sivil örğütlenme olarak önemli bir yer tutmuştu. Horasan’daki Ahilik, daha çok gençlerin mertlik, yigitlik, dürüstlük, hoşgörü gibi ahlaki olgunluklarını, geliştirmek amacına hizmet eden ve sonra da siyasal işlevler kazanan bir örgütlenme biçimi idi.
Ahilik, Selçuklu devletlerinin ekonomik hayatı canlandırması sonucunda sayıları artan esnaf ve zenaatkarları örgütleyen bir kurum olarak ortaya çıkmış.. Değişik meslek gruplarını lonca sistemi içinde örgütlenmiş, her bir lonca bir “pirin” manevi önderliğinde faaliyet göstmişti. Loncaların üyeleri bu pire gönülden bağlı, mesleğin gereklerine ve kurallarına sadık müritlerdi. Sıkı bir mesleki denetimin uygulandığı Ahilikte, usta-çırak ilişkisi bile belirli kurallara bağlanırdı..Lonca esnaf erbabının dayanışma örgütüydü, esnaf tekkesi gibi bir yerdi…aralarında seçtikleri en seçkin kişiye de Yiğitbaşı derlerdi, onun bir dediği iki olmazdı.. Selçuludan , Osmanlı’ya geçmiş, aynı faaliyetlerine devam etmiştir.
O günü Tevfik hiç unutamıyordu…o gün ustaların ellerini öptükten sonra kapının arkasında ayakta durmuştu. Lonca Yiğitbaşı Yakup Usta Rahman Usta’ya,
-Oğlumuz ne istiyor, diye sormuş,
-Oğlumuzun değil, ben acizin bir dileği var. ”Oğlumuzun çalışmasından edep ve terbiyesinden sanatındaki bilgisinden pek hopşnutum. Eğer izin ve ruhsatınız olur ise kalfa çıkarmak istiyorum. Inşallah duanız bereketi ile ileride de usta olmasını diliyorum” demiş ve yaptığı Türkuaz üzerine firuze yazılı “besmele” çini yi göstermişti. Tevfik orada bulunan tüm ustalardan takdir alıp imtihanı geçmişti. Ipekli peştamal besmele ile kuşandırılırken, heyecandan kalbi yerinden çıkacakmış gibi atıyor, bacakları titriyordu.Yiğitbaşı sordu,
-de bakalım, ahiligin açığı kaçtır?
-dörttür
-say gelsün
-eli, yüzü, gönlü sofrası açık olmak.
-kapalısı kaçtur?
-üçtür
-say gelsün
-gözü, beli, dili…
-kapalılıktan murat nedür?
-kimsenin suçunu ayubunu görmemek, yüzüne vurmamakdur.
-gönül dolusu kaçtur?
-üçtür
-say gelsün
-şefkat, merhamet, fazilet
Yigit Başı Yakup Usta sonucu ilan etmiş,
-Rahman Usta’nın el verdiği bu evladımız, Loncamız heyetince münasip görüldü. Bundan böyle esnafımızun pek degerli “Kalfa” sı olmak üzere kabul olundu, demişti. İnşirah suresini (Elemneşrahleke…) okumak gelenekti. Tevfik de okudu, “fergap” ayetinde Tevfk’in arkadaşları serpuşunu başından kapmış, kaçmışlardı da, Rahman Usta yüklü bir bahşişle serpuşu kurtarıp, Tevfik’in günlüğüne de zam yapmıştı.Tevfik’in kalfalık törenine arkadaşları Ahmet can, Gül Yusuf, Kara Kasım, Cabbar, Yumuk Idiris, çırak Manço da ruhsat alıp gelmişlerdi. Kara Kasım, Rahman Usta’nın , Tevfik’e bu kadar ilgi gösterip meth etmesine şaşmıştı. Rahman Usta’nın şimdiye kadar birini beğendiği beğenip, meth ettiği ne görülmüş ve de duyulmuş şey idi. Tevfik’e bundan dolayı da hayıflandı. Ahmetcan’ın sevinçten otuz iki dişi sayılırken,Yumuk Idiris ile Kara Kasım hasedlerinden cin çarpmışa dönmüşlerdi. Ahmetcan Rahman Usta’nın oğluydu, can kadar yakındı herkese..bunun için Ahmete “can” diyorlardı…Gül Yusuf’ta “gül” gibi güzel kokan, Yiğit Başı Yakup Usta’nın oğluydu. Cabbar iri kıyım, yüzü çiçek bozuğundan pütürlü, kışkırtıcı, kavgacı, iticiydi. Kara Kasım kötülük üreten, insanları birbirine düşüren, şimdiye kadar kimsenin iyilik yaptığını görmediği, eklide asla göremiyeceği, sevimsiz biriydi. Yumuk Idiris’in gözleri yok gibiydi. Göz çukurlarında sadece iki çizgi vardı, çizgilerin arkasında da kötülük vardı, kalleşlik vardı… kaypaklık ona pek yakışırdı.
Tevfik kalfa bu aralar işe kendini veremiyor. Bir keresinde Rahman Usta yüzüne dik dik baktığı halde Tevfik kalfa fark edip toparlanamadı, dalmıştı da Rahman Usta’nın çok nadir azarlarından birine muhatap olmuştu:
-Höst höst..kendine gel evlat, diye zılgıt yemişti.
Bu durumdan Tevfik kalfa da pek memnun değildi. Aklı kayıp gidiyordu Gülnaz Kız’a…. Gülnaz Kız aklını başından almıştı. Gülnaz Kız Yiğitbaşı Yakup Usta’nın yeni yetme kızıydı. Daha düne kadar babasına azık getirirdi. Tevfik’in hiç te dikkatini çekmeyen sümüklü bir kızdı. Ne oldu da allanıp, pullandı, boylu poslu, kara gözlü, elma yanaklı, kiraz dudaklı bir yeni yetme oldu.Yeni tomurcuklanan göğüsleri, iki belikli saçlarını örten harmaniyesinin altından yüreğine işleyen işveli bakışları Tevfk’in gözünün önünde çakılıp kalıyordu.Töbe töbe nerede ise Rahman Usta’yı bile Gülnaz Kız gibi görüyor, ruhu daralıyordu.
“Hay Allah” diyordu kendi kendine „ne diye her yerde onu görüyorum, şeytan mısın, melek misin her neysen, git gözümün önünden gayri” diye söyleniyordu. ”Ya ustam duyarsa , ya biri sezerse ben hangi deliğe girerim ? ben bu diyarda nasıl durur onun bunun yüzüne nasıl bakarım.? Nasıl olur da koca Yiğitbaşı’nın kerimesini aklıma sokarım. Bu densizlik..bu zayıflık..bu yavan, bu cıvık işi heman bırakmalıyım…”
Gülnaz Kız tam tersini düşünüyor, tersini yapıyor, ha bire bastırıyordu. Gülmaz Kız Tevfik Kalfa’yı görmek için bahaneler uydurup kapıya bacaya çıkıyor. Herkese de göz koyduğunu söyleyip yayıyordu…..Gülnaz Kız’ın Tevfik Kalfa’yı düşünmeden geçen bir saniyesi yoktu. Gülnaz Kız Tevfik’siz olmuyordu..Tevfik’siz dünya Gülnaz Kız’a yalandı…
Dinlendirilmiş çamur harmanı, suyu alındıktan sonra çarklarda hazırlanan alçı kalıplara dokülür. Çarklar ahşaptan yapılmış, ayakla işletilirdi. Kalıplara çark ile biçim verilirdi…
İnce taneli ve temizlenmiş kuvars içine temiz frit ve kil ilave edilerek koyu kıvamlı bir bulamaç hazırlanır, bisküvi tabakası üzerine dökülr on gün kurutulup, fırına verilir ve dokuz yüz derece sıcaklığa kadar pişirilir, pişirme fırınlarında ateş hane bölümünün “göz” penceresinden kontrol edilirdi. Daha sonra, son tabaka olan sır tabakasına geçilirdi. Bu tabakada kuvars, kurşunoksit ve sodadan oluşan karışım yaklaşık bin üç yüz derecede odun fırınında pişirilip, sır denilen cam kütle elde edilirdi. Sonra kütle küçük küçük kırılarak, değirmenlerde öğütülür, yıkanır, temizlenir, su ile karıştırılıp, sır bulamacı hazırlanırdı. Deseni çizilmiş karoların üstüne sır bulamacı sürülüp, üç gün kurumaya bırakılırdı. Sonra ısıtılmış olan raflara dizilen çiniler pişirme bölümüne koyulurdu. İlki daha düşük ısıda olmak üzere çift pişirme yapılırdı.
Pişirme sıcaklığı on ila onbeş saat çok yüksek sıcaklıkta, ta demiri eriten ısıya ulaşırdı.
Eğer saraya çini yapılacaksa , sarayın Nakkaş başının yolladığı çini desen ve motifleri yapılır, sonra da bu desen ve motifler boyanırdı. Çinilerin renkleri değerli taşların renklerinden oluşuyordu, tabi renklerdi, tabiattan elde edilirdi, bunlar kiremit toprağı, kobalt madeni, bakır oksit, manganez gibi madenlerdi. Kullanılan ana renkler, batlıcani mor, göz akı beyazı, mercan kırmızısı, firuzenin yeşili, koyu mavi gibi tabi renklerdi, daha bir çok renk taştan topraktan çiniye can ve ruh veriyordu. Bunu da tabi ki Rahman Usta’lar ve çini pirleri biliyordu…belki de ruhlarına ilham geliyordu..
Astardaki beyazlık, ara madde kullanılmadan, mineral olarak elde edilen bir beyazlıktı, göz akı beyazlığı idi. Astar sır karışımı kuarsit içerirdi. Mücevher yapımında da kullanılan bu değerli taş oldukça güç işlenebilirdi. Küçük küçük kırılır, değirmenlerde öğütülür, öyle kullanılırdı. Ayrıca astara kurşun karıştırılırdı… Sırların hafif matlığı, gözleri yormaz, ışığı fazla yansıtmazdı. Boyamada boya kadar fırçalara da önem yerilirdi.
“Fırça deyüp geçmeyeceksün” diyip nasıl yapılacağını, nasıl kullanılacağını da durup durup anlatırdı Koca Rahman Usta…en makbul fırçanın da Su Samurunun tüyünden yapılan fırçalar oldugunu bilmiyen yoktu..
Çinilerdeki geometrik örgülü nakışlar, insanların Allah’a ulaşma yollarıydı, ilahi kurallarla fert arasındaki ilişkinin yansımasıydı. Bir motifin peşine takılan göz sonsuza kadar motifi takip eder de bir çıkış yolu bulamaz, bir sona ulaşamazdı. Bu, İslamiyet’teki Allah inancının şekillerle ifadesidir.
Çinilerin üzerindeki yazı ve metinler islami ve felsefi düşünceyi yansıtırdı. Küçük çiçekler, damarlı yapraklar, ince dallar, iri lale ve karanfillerin çıktığı ayaklı kaseler ince dolgular çicek örneklerini teşkil etmekteydi. Bu, İslam sanatçısının resim anlayışıdır…
Ateş haneleri dairesel, pişirme boşluğu da kubbemsi idi ve daha fazla ısı elde edilirdi. Ateşhane kuyu gibi kazılan derin bir çukur içindeydi. Fırınlar için gerekli olan “reçinesiz odun” da ekli civarından kolay sağlanmaktaydı. Hatta Sarı Kısrak dağlarından, Hacı Osman başta olmak üzere çevre köylerden elde edilirdi… istanbulun odun ihtiyacına bile cevap verecek bolluktaydı.
Rahman Usta hamuru “deme” bırakarakırkem Tevfik Kalfa’ya
-çarkları hazırla” dedi.
Tevfik alçı kalıpların yanına gidip, kontrol ederken karşısında Gülnaz’ı buldu, donup kaldı.”La havle “ çekse de gözünün önünden gitmeyen bir hayal gibi duruyordu. Gülnaz Kız eli ile işaret ederek
-bu yana gel az biraz diyerek kenara çekilmelerini istedi..Tevfik ne yapacağını şaşırıp önce bocaladı, sonra da Gülnaz’a doğru yöneldi.
-Burada ne ararsın… kız başınla… utanmaz mısın bunca erkekten de kalkıp yamacıma dikilirsin, dedi.
Gülnaz kararlı ve inattı
-Kalfa olmuşun. Buna çok sevindim..Hemi bunu diyem, dedi. Tevfikin çamurlu ellerini iki eli ile tutup, sıktı, okşadı, Tevfik’in eline ipek bir mendil sıkştırıp, uçup gitti.

13.NEVRUZ ŞENLİĞİ
Çinici ustaları yetiştirdikleri kalfalarla öğünür, hatta isimleri kalfalarla bile geçerdi. ”Falanca kalfanın ustasıdır, iyi ustadır ” yahut “şu kadar kalfa yetiştirdi, bu işin piridir..” gibi..dört kalfa Lonca imtihanını verip, peştemal bağlamıştı, biri de Tevfik’ti.
İznik’te her yıl mart ayının son haftasında Nevruz Şenliği (Bahar Şenliği) düzenlenirdi. Bu şenlikte bayram şenliği yaşanırdı. Düğünler bu günlere denk getirilir, halaylar çekilir, ateşler yakılır, uyuyan her şey ve herkes uyanırdı. Bu bayramı Türkler Orta Asya’dan getirmişlerdi. Orada da baharı, tabiatın yeşermesini, canlanmasını büyük bir coşkuyla kutlar, dama kapattıkları hayvanlarını yazıya (dışarıya) salarlardı.
Şenliklerin değişmez yöneticisi Bölük Başı Davut Ağa idi. Davut Ağa hem askeriyenin, hem de sivilin başı idi. Bütün şenliklerin hakemi, kural koyucusu, karar vericisi yani tek seçici Davut Ağa olurdu.. .kimse Davut Ağa’ya itiraz edemezdi, haşa kim ki itirtaz ede çarpar ki, bir de ter çarpardı…çarptığı adam bir daha iflah olmazdı alimallah. Gene Davut Ağa ortada, şenliğin yönetiyordu.
Her yarışın sonunda birinciler ikinciler, üçüncülert huzura çağrılır, Loncanın temin ettiği çam sakızı, çoban armağanı birer ödülle ödüllendirilirdi.
Gene çini hamuru karılıp, verilen desene göre kalfalar çini pişirdiler, Tevfik kalfanın yapıp pişirdiği çömlek birinci oldu,Yumuk Idiriste ikinciliği aldı. Pürtüklü duvara çini döşeme işinde de Kara Kasım birinci geldi. Bababsı Kara Arif ustadan el almıştı bi hakkın döşedi, iki kulaç kadar, mastarsız şakülsüz ..
Sıra güreşlere geldi…Er meydanıydı burası..buraya yüreği yeten çıkardı..Kara Kasım’la Tevfik çırakken kapışmışlardı, çıraklar kısbet giyemezdi, şalvar giyip çıkarlardı. Tevfik Kasım’ı fena çarpmış, şalvarı patlamış, arkadan avret mahalli (kıçı) görünmüş, dillere destan olmuş, onca seyirci, tahta bölmenin arkasındaki kadın ve kızlar da gülmüştü…bugün de önce çıraklar çıktı. Bir birini yerden yere vurdular. Hilesiz hurdasız gülmecesi bol güreştiler, iyi bir şenlik oldu.
Pırıl pırıl bir ilkbahar günüydü, gök mas mavi, yer yemyeşildi. Dağlardan inen erguvan kokuları, bahçelerden süzülen gül kokularına karışmıştı.Yüzler güleç, gözler aydınlıktı. Kalfalar er meydanına geldi..manda derisinden kısbetlerini giymiş, zeytin yağı ile yağlanmışlardı. Onsekiz yirmi yaşındaki gençlerdi. Her biri yağız delikanlıydı, gençliğin diriliği, kanın deliliği, şahlanan yarış atları gibi zapt olunamıyorlardı. Yağlı vücutları güneşte ayna gibi parlıyor, alev almış yanıyordu. Geniş omuzları, sırım gibi sıkı sağrıları, yumruk gibi dikleşen pazularına, tahta bölmenin arkasındaki kızlar hayrahlık bakıyorlardı.. Zaten her kızın da bir yavuklusu vardı. Gülnaz Kız Tevfik’e göz koymuştu da bunu bilmeyen yoktu. Rahman Usta’nın kızı Gülnar da Tevfik’e vurgundu içten içe ama ne kimseye sezdirebiliyor, ne de Tevfik’e duyuruyordu, ne de olsa babasının kalfasıydı.
Davut ağa ekl çekti. Tevfik yıllar sonra gene Kara Kasım ile eşleşti, Ahmet Can Yumuk Idiris, Gül Yusuf ta Cabbara düşmüştü. Davut Ağa pehlivanları yanına çağırdı, kuralları bir kere daha saydı ”çelebilikten, pir hazreti Hamza’dan” bahsetti sonra hepsini namazda rükuya eğilir gibi eğdi, salavatladı, ismi ile müsemmah Davuti sesi ile:
“Ya Allah, ya cabbar, ya seddar, ya Muhammet, ya Piiir…yiğitler çıktı meydane biri biründen merdane..analar çeker zahmetüü, babalar bilmez kıymetün…siz bilesüz Allah’ın nimetün…
…. verelim canına selavat sallal la hu Muhammet…deyip yapıştırdı yiğitlerin yanık sırtına birer Osmanlı tokatı ki, ta karşı dağlardan sada verdi..Davulcu Memik usta ile zurnacı Zülfü döktürmeğe başladı
“Ben bir kör oğluyum dağda gezerim hey..dağda gezerim…Esen rüzgarlardan hile sezerim”
Perdahların bini bir paraya gidiyordu…her bir yiğit tay gibi zıplayıp, koç gibi tokuşuyor, nasırlı iri elleri ile tombul baldırlarına vururken çıkardıkları tok sesler, nerede ise keçi derisinden gerilmiş davul sesini bastırıyordu. Bir şenlik ki görmeğe değerdi…
Meydandaki yiğitler kızların kendilerini süzdüğünü biliyor, hatta arada bir kızların olduğu tarafa kaçamak göz atıyor, kendilerini süzen gözleri seçemese de görüyorlardı.
Kapıştılar, elenselerin şapırtıları, “hayyydaaa..heyyyd” gibi naralar seyircilerin kulaklarına hoş geliyordu…Tevfik yere saglam basmıştı, bir sağ, bir sol elense çekti, Kasım sendeledi, üçüncü elenseye fırsat vermeden sıçradı kendini geri attı, yediği tırpan da çok çelimsizdi, ilk yoklamayı hasarsız atlattı. Tevfik avının üzerine sünen kaplan gibi kollarını açarak uçtu…tuttu, abandı..Cabbar Yusuf’un bir anlık dalgınlığından faydalanmış, çekmiş kafakolu, sırtini yere yapıştırmıştı..Ikinci turun ilk adamı belli olmuştu…Cabbar kalfa… Ahmet Can la Yumuk hala bir birlerini yoklamakla meşguller, horoz döğüşü gibi ne zevk veriyor, ne de seyirci topluyordu..Tevfik’in rakibinin üstüne üstüne gitmesi, Kasım’ın gözünü korkutmuş ,O da oyalama uğraşı ile sürüyordu güreşi..
Kasım Tevfik’ten biraz kısa fakat beli daha kalın, omuzları daha geniş ve kıspetin üzerine bir kat sarkmış olan göbeği ile yaşından çok gösteriyor, daha ağır basıyordu. Tevfik uzun boylu, Kasıma göre zayıf sayılrdı. Hatta kıspeti ince beline bol geliyordu. Pazulu kolları ve ayı pençesi gibi elleri vardı.Tevfik Kasım’ın üzerine üzerine gitti, yakaladı, çekti aldı altına, sarma takmaya çalışırken Kasım sıyrıldı kalktı ayağı. Yeniden tutuşmak için kafa kafaya gelirken Kasın Tevfik’in yüzüne öyle bir kafa attı ki, ta tahta bölmenin arkasından cayırtılar koptu. Tevfik sırt üstü düştü. Kasım üzerine yüklenecekti
Tevfik’in ağzından ve burnundan kan fışkırdığını görünce gerigeri çekildi. Davut Ağa güreş durdurdu, Tevfik’in başına koştu Tevfik’in vücudu kan içinde kalmıştı.
-bu ne haldür Kasım …sen ne yapmaya niyetlisün?? Nasıl kafa atarsun pehlüvanın yüzüne? senin heç mi insafun yoktur..? karşındaki leşker ü küffar mudur..? gavur askerimi dir? .. seen mağlup oldun..ve de ben bu sancakta olduktn kelli sen zinhar bu er meydanına bir daha çıkamıyacaksun..hadi var get karşımdan, sana bir kötülüğüm dokunmasun..dedi , Kasımı kovdu güreş meydanından, Kasım sindikçe sinmiş, başı önünde gözleri yerde süklüm püklüm güreş alanını terk rtmişti..Kızların ayyy..uyy..vahh… vuhh..ları meydandan duyuluyordu..davul susmuş, zurna ötmüyordu..Tevfik’e de
-sen de get parelenmiş elini, yüzünü, başını, gözünü yıka, temizle..dedi.
Halk homurdanmaya, sökülüp gitmeye başladı..er meydanının mertliğine gölge düşmüş, namertlik olmuştu..kimse de namerti hoş görmediği için kalkıp gitmesi gerekiyordu…Kasım’ın rezilliği delikanlılığa sığmazdı. Ne Türke, ne Müslümana ne de başka bir insana yakışmazdı. Iznik Iznik olalı ta Nicolastan bu yana böyle bir kahpelik görmedi eklide..
Davut Ağa seyirciye döndü,:
“-bir irezillük oldu ki sormayın getsün…gayri şenlük bitmiştür… Nevzuzumuz lekelenmiştür. Her bir kişi gelüp bana bir dahi böyle bir irezillük yapmayacagunu ve ev halkından dahi bir kimsenün yapmayacaguna kefilim desün..şimdi dagulasuz..her kes evine gide dedi..şenlik dağıldı..

14.ÇİNİCİ KERTMESİ

Iznik’li çini ustaları çiniyi üretir, döşemesini de kendileri yapardı. Çiniler sandıklanır, gideceği yere sandıklarda büyük bir ihtimamla götürülürdü.
Gene çiniler sandıklanıyordu; hem nasıl sandıklama ki... çocuk beler gibi, ota samana beleyip, sandıklara diziliyordu. Çiçekliler yanyana, dallar yapraklar bir araya koyulup, yolculuğa hazırlanıyordu.Yiğitbaşı Yakup Usta iki yana sallana sallana, yavaş yavaş ama yere sağlam basarak dakkada bir gelip,
-aman ha ustalar bir eksiklik olmasın, yamacımızda Koca Sinan Ağa var, unutmayın.. Yaptığız iş bizi utandırmasın, işi yarım bıraktırıp kovmasın bizi...diye ikaz üstüne ikaz ediyordu.
Sinan Ağa, Koca Mimar Sinan, çinisiz tek bir eser bile yapmamıştı. Camiler, medreseler, türbeler, şifahaneler, hatta bazı köprülerin alınlıklarında bile çini süslemeler kullanmıştı. Kullandıgı çinilerin tamamı İznik çinisiydi ve bunların bir çoğunu daYakup Usta döşemişti elleriyle, onun için Sinan Ağa’nın ruhunu bilirdi. Sinan Ağa , çinili camilerde ibadet eden insanların uhrevi bir yüz ifadesi ile gündelik hayata geri döndüklerini fark etmiş, bunu Yakup Usta’ya belki kırk kere tekrarlamıştı. Sinan Aga’ya bir Yahudi dostu kuvarsın insanların üzerindeki isteksizlik, bedbinlik, sitres gibi olumsuz cereyanları çektigini ve insanların morallerini duzelttigini söylemiş, Sinan Ağa da bunu insanlarda görmüş ve Yakup Usta’ya kuvarsı anlata anlata bitirememiş…Yakup Usta’nın İki de bir ocağa gelip sıkılaması da bundan olsa gerek ti…
Ne yazık ki işe kendini verince ne konuşukluğu duyuyor ne de geleni gideni görüyordu Kara Arif Usta, ha bire kalfalara zılgıt üstüne zılgıt çekiyordu, kimseyle ilgilenmiyor amma gene de Yakup Usta’nın titizligi kadar titizleniyordu.
-be cahil oğlum, kimin yanına kimi verirsin..al bunu şoraya koy...bunun eşi daha ordaki mor çini, ver onu...aman dikkat eyle..sen bunu taş toprak mı sanırsın..bunu bebe bil..hatta bebeden daha narin bil..heç bir bebe yer düşüp kırılmaz da bu çini düşerse un ufak olur, ben de seni onun parçaları kadar parçaya ayırırım..gözünü ondan ayırma..iş oynaşın olsun..” Çininin kendi eline nasıl yakıştığını, ona sevdalanmış gibi, nasıl şefkatli davrandığını seyretmek te zevk veriyordu..Alnındaki çizgilerden çıkıp, şakaklarından süzülüp gözlerine akan teri, fırsat buldukça, solo elini yumruk yapıp, işaret parkağının dik yeriyle gözünün içinden çıkarmaya çalışıyordu.
Yiğitbaşı :
-Arif can, akşama sandıkları çakar mısın? Şafakala yola vuralım derim..
-sen atları arabaları hazır etmeğe bak..merakalnma çıkarız, işinden başını kaldırmadan cevap verdi...
Şafakla yola çıktılar, sağ salim istanbuıla vardılar...
-kaç gündür gurbetteyiz , Koca Usta, ne kadar oldu geleli.. ?
-yarınki gün kırkbeşinci gün Arif Can..kırkbeş gündür Koca Sinan Ağa bizi sırtında taşır..epey yük olduk..
-işin de beli kırıldı say ..bir yandan sohbet ediyor, bir yandan da mastarı şakule alıyordu Arif Usta. Aslında konuşacağı konu bu değilde , söze girmek için girizgah yapmıştı.
-kırk beş gün heh...
-senin dilinin altında bi şey mi var Arif Can, bi şeye özlemin mi oluyor, bi şeye dayanamıyorsun amma neye ..Arif Usta’nın üstüne üstüne gitti..Arif Usata’nın esmer suratının duvara döşediği mercan kırmızısı çiniden daha kırmızı olduğunu bakmadan görür gibiydi, Arif Usta da kendisinin pancar turşusu gibi morardığını hissetti.
-ne özlemi koca ustam, benimki merak..evi merak ederim..dedi, soru sorulmasını bekledi, şakulü bıraktı Yiğitbaşı’na baktı. Bu kere de Yiğitbaşı utanmıştı..kendi içinden geçeni düşünüp, Arif Usta’ya yüklemişti, düşünüpte söyleyemediği o sözü boşluktan bulup yuttu..
-evin neyini merak edersin Arif Can de hele..
-bizim avratı merak ederim bebe işi..
-hay Allah ben de aynı merakı sürerim. Benim avratta yüklü, ya doğdu, ya doğacak..
-deme be Usta’m...ne olmasını dilersin Allah’tan???
- hayırlı olsun da ne olursa olsun...Arif Usta’ya bakarak, bir oğlumuz var zaten.
-ben de bi olağlan isterim Allah’a ayan..O’nu da çinici yapsam diye geçiririm içimden..Arif Usta sevdasını nesline bırakmayı diliyormuş...Yiğitbaşı’nın aklına bir şimşek çaktı..elindeki çiniyi yerine koymadı, Arif Usta’nın yüzüne bir kere daha baktı baktı ve
-sana bi teklifim var, bizim doğacak çocukların biri kız, biri de oğlan olusa, onları biri biri ile evlendirelim..dünür olalım, kimin kızı kimin oğlu olacağını nereden biliriz. Arif Usta da elindeki işine boş vermiş,Yakup ustanın bu sıcacık teklifi le yıkanıyordu sanki..
-senlen dünür olmak bana şeref bahşeder Koca Usta...neden olmasın?...ikisi de yirmi yıl sonrayı yaşamaya başladılar, Daha doğup doğmadığını bilmedikleri çocukları na don biçmişler, onları gelin güveyi etmiş, dünür olmuşlar, sevdalarını yıllara vermeyi akıllarına koymuşlardı.
-eyi ettik eyii...bunu eyi buldun Ustam, dedi Arif Usta. Orada bir beşik bulup kertemediler ama adını koydu, sözlerini kerttiler ki beşikten de öte, çini kertmesi oldu sanki..
Aradan yıllar geçti.Yoluyla yordamıyla kız görüp, damat behleyip, teliyle duvağıyla gelin güveyi olma zamanı gelmişti çocukların. Yakup Usta Arif Usta’yı severdi. Amma oğlu Kara Kasım’ı epeyden görmemişti, kulağına da pek iyi şeyler gelmiyordu.Tevfik Kalfa’ya kalfalık şenliklerinde ettiği rezilliği de duymuş hoşnut olmamıştı..Epeyden çini döşemeğe de gitmiyorlardı, ne de olsa yaşlandılar ve yerlerine adam da yetiştirdiler, işlerde noksansız yürüyordu..
Kara Arif Usta haber saldı Yakup Usta’ya, ”cuma akşamı kızımızı görmeye niyetliyiz..bir kahvenizi içmeye geleceğiz, desturun var mı.?.cevap geldi
-gec bile kaldız..diye..
-neye ki geç olsun, Usta’m bennen eğlenir mi ne??
Kara Arif Usta ile karısı cuma akşamı namazından sonra, Yakup Usta’nın kapısını çaldılar. Esma hanım kapıyı açtı,
“buyur” etti, sofaya aldı. Arif Usta’nın elinde koca bir tepsi, Zeynep hanımın elinde bohça vardı, konuklara yol gösterdi. Yiğitbaşı Yakup Usta iç odanın kapısında bekliyordu, birlikte içeri girdiler. Dıştan eskimiş gibi görünen evin içi oldukca canlı ve sıcaktı.. bir duvarında, alı al, moru mor, kaç yıllık olduğu belli olmayan bir antika Türkmen halısı asılmıştı püsküllerinden. O halıyı Yakup Usta’nın büyük nenesi getirmiş Horasan taraflarından. Pek severmiş, çocuğunu getiremezmiş belki de onu komamış bir yerde atmış atının terkisine getirmiş...Bir duvarına da Yakup Usta çini döşemş, Lonca’nın ustalık imtihanında yaptığı, “Geyik Avlayan Adam” tablosu bir çini ki bakmaya doyum olmaz... yaprakların damarları, dalların ucundaki çicekler, çiçeklerin ortasında sarı, sarı bakan gözler sanki canlı bakıyordu, altındaki dereyi, derenin içinde akan berrak suyu, su içen geyiği...tüfeğini doğrultup nişan alan avcıyı, tetiğe ha bastı ha basacak diye takılıp kalıyor insan..kıbleye gelen duvar boştu...halı asılı duvarın önünde ki peyke konuklara aitti her halde, Arif ustayı oraya oturttu...diri ve renkli halı yastıklar, tığla örülmüş, dar ve uzunca pencereleri örten perdeler, yaygılar, kilimler, dip köşe, kıyı bucak, derli toplu...eskimiş evi taze ve canlı gösteriyordu. Temizliği de güzelliği de her bir şeyin yerli yerine yerleşmesi de hep evin kadının fikridir, kadın zevkidir, kadının güzelliğidir. Bunu Yakup Usta’nın evinde çok iyi görürsün. Kadının tertipli düzenli olması; kocasının da , kızının da tertipli ve düzenli olması demektir. Ne demişler “kenarına bak bezini al, anasına bak kızını al”..Arif Usta böyle gördü, böyle düşündü. Gördüğü de düşündüğü de doğru idi, zaten Yakup Usta da işinde gücünde çok becerikli, tertipli ve düzenlidir. Kendi evinde göremediği tertip ve düzeni göz ucuyla Zeynep’ine göstermeye çalışıyordu, Zeynep işin farkındaydı, o da gözüyle hem tasdik ediyor, hem de konuyu kapatmasını istiyordu...
Gülnaz ninesinin dokuma tezgahında kendi bezini kendi okurdu. Gömleklerini, fistanalrını, evin çarşaf ve peşkirlerini hep kendi yapardı, kendi elinin emegiydi. Ninesi ögretmişti daha çocukken, Gülnaz bez dokumayı oyun sanıyordu, hatta bazen kirmanı saklar, bazen de ipleri dolaştırır, ninesini kızdırırdı. Evde gördükleri bezler hep Gülnaz Kızın dokumalarıydı..Zeynep işin farkındaydı . Tam soracakken
-Eeey Arif Can daha nasılsın bakalım…diye, Yakup Usta lafa girdi, sesizliği bozdu.
-Hey gidi günler..hep ararım o şafaktan yola vurup, İstanbula, oraya bura ya gittiğimiz günleri, gençlik işte. Ne yorulma vardı bizde, ne de başka bi şey..
-Esma Hatun kur sofrayı da iki lokma bir şey girsin kursağımıza..Arif Can gelmiş hanemize. Bir sürahi ayran geldi, iki de maşrapa yanında,
-Hele bi soluklanın, iki yudum ayran için ferahlayın, dedi Esma Hatun çıktı..Az sonra sofra geldi. Yendi, içildi...peşinden Arif Usta’nın getirdigi tepsi kondu sofraya..
-Tatlı yeyip, tatlı konuşalım Arif Can hemi ? tereyağı ile yapılmış cevizli baklavayı elleri ile yedi bitirdiler. Kadınlar için az bir bölümü alınmıştı, ama gene de iki kişi için az sayıl mazdı.
Peşinden kahveler içildi. Kahveleri Esma Hatun’un getirmesi Arif Usta’nın işkillenmesini haklı çıkarıyordu. Gülnaz Kızı göremediler, O ortalarda hiç yoktu, gelin olacak kızın hizmetini beklemişlerdi, ne kız vardı, ne de hizmeti. Arif Usta karısının gözlerini aradı, Zeynep Hanım da işin farkındaydı, Arife bakmak istemiyordu, sorusunu biliyordu da cevabını bilemiyordu ve kocasının yüzüne bakamıyordu. Esma Hatun konuştu;
-Gülnaz ile Ahmet Can Bursa’ya gittiler, gocanaları hastelenmiş, biraz da ağırmış, bir ki güne kader, gözü ile kocasını işaret ederek , biz de varırız her hal..
Ne Arif Usta’yı, ne de Zeynep Hanım’ı tatmin etmemişti, bir yerde bir kurt yeniği vardı, ama nerede? kendi kafasında mı, Yakup Usta’nın kafasında mı Yoksa Gülnaz Kız’ın
kafasında mı ? Yoksa Gülnaz Kız işi naza mı dökmüştü?...Ne olursa olsun bu iş eyi gitmiyordu..
Yakup Usta sıkılıyordu, durmadan yutkunuyor, yüreği sıkışıyor, boyuna terliyordu. Yavaş yavaş alnında da ter yaşlıkları, damlalar oluşturmaya başladı, bir kaç kere kolunun yeni ile sildi ise de tekrar terledi. Kara Arif te terliyordu amma teri henüz görünür değildi, onunki bedeninde oluşup esvablarını yapıştırıyordu üstüne..Yakup Usta’nın terlemesi karısının anlattığı düzmece hikayesini dinleyemez etmişti, durumu Arif Usta düzeltti farkında olmadan,
-sıcak mı oldu ne, sen de terledin koca usta dedi,
-he ya terledik...bu börkte yaman ısıtır adamı..ayıp olmassa çıkartıyım bunu dedi, izin alıp, sağ kaşının üzerine yıktığı, başındaki kuzu derisi börkünü çıkarttı. Saçının yarısı dökülmüş, yarısı da beyazlamıştı, başının saçsız yeri de bembeyazdı, güneş görmemişti. Eliyle başını perdahladı, hem terini sildi, hemde saçını düzeltti. Arif Usta da sırtındaki cekete benzer üstlüğünü çıkarttı. Arif Usta daha fazla bekleyip perişan olmaktan korktu ve direk lafa girdi.
-Yakup Usta’m ve de Esma Hatun karındaşım, sebebi ziyaretimiz bellidir . Biz Allah’ın emri ve de Peygamberimizin kavli ile kızınız Gülnaz Kız’ı oğlumuz Kasım Kalfa’ya istemeye geldik..hoş biz bu işi Istanbulda bitirmiş, dünür olmuştuk ya neyse..
-Arif Can karındaşım, sen dedin, biz ta orada sözleştik adnı koyduk, şimdi cayacak değiliz ya, Allah’ta yazdı ise bu iş bir an önce bitsin derim..
-he ya uzatmaya gelmeyeceğini farkettik bizde...
-kadınlar konuşsun aralarında, nişanı nikahı, neyi varsa konuşsunlar..
-aceleniz ne ki, selden mal mı kaçırırsız?..bunun çeyizi var, mihri müecceli var, eşimiz dostumuz var…oturup konuşacagız, danışıp meşveret edeceğiz, kim evladından şikayetçi olmuş ki, alın kapın götürün desin...daha da konuşacaktı Esma Hatun, Yakup Usta kesti sözünü,
-biz aramızda yirmi yıl var konuştuk, bilmezmisin?..artık konuşacak başka söz mü kalmıştır ki sen bizim sözümüze ayak dirersin..
-estağfirullah…sen benim evimin direği, başımın tacısın...sana ayak diremek ne haddime, terbiyeme de yakışmaz. Amma demem o ki kızımızın haberi bile yoktur bu işten, varıp gidecek olan odur, bir de onun fikri nedir bilmek istemez misin?..
-bize vermek, ona da gitmek düşer, yoksa sencileyin başka mıdır? söze Zeynep Hanım karıştı,
-bunlar biz doğurmadan almış vermişler Esma bacım, sen neye kendini parelersin ki..
-kızımız da duyar helbet, duymasının bir manisi mi var?
-duymak ayrı, varmak ayrı...Gülnaz ne düşünür ben ona bir açayım derim..
-Hatun, hatun, sen benim lafımı yabana mı atarsın? bu mevzu bitmiştir, daha kanuşursak, daha uzar, kısa keselim, son söz olarak Allah hayırlara vesile etsin derim. Konuklar da amin diyerek adını koydular. Gülnaz’ın sözü, Kara Kasım’a kesildi...
Gülnaz Kız bu konuşukları kapının arkasından bir bir duymuş, küplere binmiş, bir ara dışarı çıkıp avazı çıktıgı kadar,
“-ben Kara Kasım’a dünyada varmam varmam!… diyesi gelmiş, ama diyememiş.


15.TEVFIK KALFA


Ayçiçek Hatun Rahman Usta’nın karısı, iki buçuk çocuk anası. Çocuklarının biri Gül Yusuf, biri Gülnar Kız, buçuğu da Tevfik Kalfa. Tevfik Kalfa Rahman Usta’ya emanet edildiği günden kalfa olduğu güne kadar, Rahman Usta’nın evinde yaşadı öteki çocukları gibi. Ayçiçek Hatun anası, Rahman Usta babasıydı Tevfik’in, Gül Yusuf’la Gülnar Kız da kardeşleri gibi büyüdüler. Evin bir ferdi, Ayçiçek Hatun’un doğurmadığı oğlu, Gülnar’ın da abisi gibiydi. Gülnar gözünü açtı Yusuf ile Tevfiki gördü, ve onları “kardaş” bildi.
Aradan yıllar geçti, çocuklar büyüdüler, Gülnar Kız da Tevfik’in abisi olmadığını öğrendi. Artık Tevfik hem ailenin bir ferdi, hem de yabancısıydı.. Gülnar Kız’a bu bir kader gibiydi, sanki yıllar önce Tevfik sırf Gülnar Kız için gönderilmişti bu eve...Mevla böyle yazmış, ne yazmışsa doğru yazmış..gayri bize de bu yazıyı yaşamak düşerdi, diye inanıyordu ev halkı. Ayçiçek Hatun yıllarca yuyup yıkadığı, doyurup beslediği, giydirip kuşandırdığı, büytüp adam ettiği, Tevfik kalfa Gülnar’a yakışır, Gülnar’ın olmalı, onun eşi, onun çiftidir, biri dişisi, öbürü de erkeğidir. Gülnar ile evleneceğini yayıyordu.
Çırak Manço bir gün Tevfik’e bu türlü bir dedikodu getirince, Tevfik evden ayrılmıştı. Ayçiçek Hatun bu işi fazla uzatmaya gerek yoktu diye düşünüp, Rahman Usta’ya açtı:
-çocuklarımız sevda çeker, görmez misin. Bir yanda Gülnar, öbür yanda Tevfik birbirlerine deli divane olurlar, gayri baş-göz etmenin zamanı geldi . Bak Yakup Usta’nın kızı Gülnaz ile Arif Usta’nın oğlu Kasım’ın sözü kesilmiş, şerbet dağıttılar. Biz de elimizi çabuk tusak, demişti de, Rahman Usta,
-deme yahu o kadar büyüdüler mi.. hay gidi günler ne çabuk geçti...ömür biter de farkında olmazık hatun... Bence münasiptir. Yolu yordamı neyse dillendirmeden hemen bitirilsin , diyerek kabullenmişti. O gün Rahman Usta sırtından agır bir yükü atmış gibi gerneşmiş, gülmeyen yüzünde tebessüm oluşmuş, yaşlanmışlık hissederek yavaş yavaş kalkıp, kendi kendine konuşa konuşa çıkıp gitmişti çini fırınına..Ayçiçek Hatun mutlu olmuş, neşesinin ışığı, güneş gibi ay gibi yayılmiştı çevresine...Gülnar Kız :
-olacak olacak, Tevfik benim olacak, düğünüm olacak,Tevfik kalfaylan evlenicem...bubam “he” dedi gibi sevinç rüzgarlarını yayıyordu her hana. Konu komşu duymuştu. Konuşulanlar halka halka yayılıyordu. Bir anda Iznik’te duymayan kalmadı, Tevfik Kalfa’dan başka.
İlk tepkiyi Yusuf gösterdi anasına. Yusuf, Tevfik’in Gülnaz’a nasıl yanıp tutuştuğunu bilyordu. Geceleri, koyun koyuna yattıkları kaç gece birbirlerine çocuksu da olsa sevdalarını , aşklarını anlatmışlardı.
- ana bu duydugum konuşuk doğru mudu?
-hangi konuşuk
-Tevfik ile Gülnar’ın evlenme dedikoduları
-helbet doğrudur oğul, ne dedikodusu...sana da sıra gelecek sıkma canını
-ana benim demem kendim için değil, Tevfik’e soruldu mu? O ne der.
-ne deyip, dökecek..o bizim oğlumuz değil mi, onu da biz baş-göz edeceğiz nasıl olsa, o da sevinir helbet
- ana sen Tevfik Kalfa’yı el kadar sabi mi sanırsın ? Bu iş olmaz...mümkinatı yok, boşa etrafa dillendirmeyin..
-sen ne dersin bre oğul, biz bir hayır işleriz...kızımızın nesi var da olmaz.
-hayır ana, olamaz..o Gülnar’ı kardeş bilir ve de Gülnar ile evlenemez..
-niye kardeş olsun ki, onun anası babası ayrı, sizinkiler ayrı, o yanımızda büyüyen bir çocuktu. Onu biz büyüttük kalfa ettik..
-ana olmaz dedikya, gayri üsteleme..Gülnar’a da de, o da üstelemesin. Çıkıp gitt.
Çırak Mança Tevfik’e ciddi ciddi sordu...
-Gülnar Kız’ın sözünü almışsın kalfam, gözün aydın olsun...düğün ne vakit ola ki.?..
-sen ne densizlik edersin...o da ne demek, Gülnar benim bacımdur...kapat çeneni, bir daha böyle konuşuk duyarsamk sana bir ziyanım dolunur bilesin, böyle aykırı lakırtılar istemem...
-Kalfa ben mi uydurdum da bana öfkelenirsin..herkes bilir bu konuşuğu..bir sen duymadı her hal?
-sen nasıl çıraksın ? yalak…bu son tembihimdir bilesin..dedi, fena halde kızmıştı. Manço’yu yanından kovdu, aklı Manço’nun sözlerine takılı kaldı...ne demek Gülnar ile evlenmek..beraber büyüdüğüm, bacım Gülnar ile nasıl evlenirim? Olur mu böyle şey...tövbe tövbee...Bu insanların Allah’tan korkuları, kuldan utanmaları yok mudur? Ben Rahman Usta’nın yüzüne nasıl bakarım ? Kızarıyor, içi daralıyor, burnundan soluyordu. Bir uğursuzluk hissediyordu. Mevlam hayırlara tebdil etsin...
Tevfik’in Rahman Usta’nın çini fırınından başka gidecek yeri yoktu, orada yatıp kalkıyordu...neşeyi de kederi de orada yaşıyordu. Çırak Manço nefes nefese geldi,
-kalfam Kasım, Cabbar ve Yumuk geliyorlar, amma fena geliyorlar, dedi. Kara Kasım, Cabbar ve Yumuk İdiris fırının önünde Tevfik’in burnunu dibinde bittiler. Alaylı alaylı konuşup, kavgaya yer hazırlamaya başladılar. Biri:
-Gülnarı kapmışsın haa ?? adam olsan bacın sayılan kızınan düşüp kalkmazsın, öbürü:
-sende heç utanma sıkılma yok mudur ? Bizim töremizde bunu yapanı kovarlar..bir başkası :
-kimi dünürcü gönderdin ? öteki :
-kim ola ki ne babası belli, ne de anası..Tevfik “la havla ve la kuvvete illa billahil aliyyül azim” diye sabrını zorluyordu .Cabbar :
-Gülnar’a elini sürenin ellerini kırarım, göz koyanın gözlerini deşerim, Gülnar benimdir, duydun mu ..sen de bunu böyle bil dönme..Tevfik’in kulağına “ dönme” sözünden başka hiç bir söz girmemişti. Dönme sözüne fena halde kızdı, gerilip Cabbar’ın karnına kafasını kudurmuş boğa gibi tosladı ikisi birden çini fırınının duvarına yamandılar. Cabbar “ıııhhh” diye dana gibi böğürüp boş çuval gibi yığılıverdi duvarın dibine. Tevfik sürüye dalmiş aç kurt gibi dönüp Kara Kasıma öyle bir osmanlı tokadı indirdi ki sesinin şiddetinden Yumuk kurtuluşu kaçkakta buldu, zaten onun özelliğidir kaçmak...Çırak Manço sadece seyretti. Kalfasına önce sözle sataşan, sonra da çemberi daraltıp saldıran bu üç serseriye hiç tepki vermedi. Zaten cıvık yalancı, sahtekar bir çocuktu..Kavgayı gören ustalar koşup geldi, Cabbar ve Kasım’ı Tevfik’in elinden zor kurtardılar.
Akşama doğru, iş bitimi zamanıydı. Tevfik, çömelmiş, dirseklerini dizlerine koymuş, başını iki avucu arasına almış, sırtını çini duvarına vermiş, içinin ateşini dışındada duyar olmuş, öyle oturuyordu. Gülnaz’ı bekliyordu. Gülnaz Tevfik’ini karşıdan görmüş, oturuşundaki boynu büküklüğünü fark etmiş, acımıştı. Zavallı bir duruşu ardı, yalnızdı, çaresizdi, dayanılmazdı..Gülnaz da dayanamadı, üzerine atlayıp, boynuna sarılmak geldi içinden, yapamadı..biri arkadan çekiyordu sanki, sarılamadı boynuna. Yüzünü süremedi yüzüne ama yeni terlemiş kaytan bıyıklarının yüzünü fırçaladığını hissetti..
-Tevfik sen benim, varım yoğum her şeyimsin, neden öyle çaresiz gibin düşünürsün?.ne istersen ben hazırım. Gel de geleyim, git de gideyim. Öl de öleyim, hadi de bir şey..dedi. Tevfik hayataında hiç ağlamamış, yahut ağladığını hiç hatırlamıyordu. Gene ağlıyamadı.. Boğazı bogum bogum dügümlenmiş, lokmasını yutamıyormuş gibi hem yutkunuyor, hem nereden başlayıp, her şeyi nasıl anlatacağını, daha ne edeceklerini kestiremiyordu.
-bilmez miyim Gülnaz Kız’ın beni yalnız bırakmayacağını, yüreğinin aha buramda olduğunu bilmez miyim deyip göğsünü yumrukladı Tevfik Kalfa..
-amma bizi birbirimize bırakmayacaklar, Arif Usta’ynan karısı geldi, beni ogulları Kasım’a istediler, babam da verdi, şerbet dagıtıldı, sözümüz kondu…kondu da noldu? Dünya bi yana sen bi yanasın…kırk tane Kasım gelse saçımdan bi tel alamazlar..
Gülnaz kimden kimseden korkmuyordu. Kasım’la sözünün kesildiğini Tevfik te duymuştu, ama Tevfik’in Gülnar’la sözlendiğini Gülnaz yeni duymuş, dellenmişti.
-bu Gülnar işi nedir Tevfik?
-zin har olmayacak bir iştir ...Gülnar benim bacımdır. Bende elden duydum. Aslı yok bunun sen ferah ol..sen Kasım işini de hele...neler oldu ?
-Gülnar’la ben aynı gün aynı saat doğmuşuk, adlarımızı da aynı vermişler, ikimize de “Gül” demişler. Karışmasın deyi bana Gülnaz demişler...kadere bak..ikimizi de aynı Tevfik’e yazmışlar...ben bilmez miyim bu iş olmıyacak, emme gene de canımı sıktı...bizim işe gelince; atam ile Arif Usta daha ben dogmadan sözleşmiş, söz kesmişler ...ben Kasım’a varmam. Ya senin olurum, ya da ölürüm. Başka kimse alamaz beni
-Gülnaz ölmek çare mi, ölmek olmaz...başka çareler bulmak gerek.
-çare kalmadı gayri...ben daha doğmadan babam almış vermiş, dedim ya ta o zaman söz kesilmiş, şindi ayağıma köstek olur görmez misin?
-nasıl olur sen doğmadan seni nasıl satar...sattığı adamı bilir mi ki ?? Kasım adammı ki ona kız verir..koca Rasim Usta bu işi nasıl yapar..??
-Tevfik kaçalım...gidelim buralardan..
-niye kaçarız, ne yaptık ta , kötü bi iş mi işledik ki kaçalım...durup düşünür, hayretler içinde kalmış, nasıl gidilir, nereye gidilir..???
-ya buralardan kaçar bu adamlardan kurtuluruz, ya da ben kendimi öldürürüm. Sen hangisin istersin..??? kaçan bir biz değilik ki
-“ölmek” sözünü bir daha etme tamam mı ? sen kaçma işini anlatsana bana, nasıl kaçılır?
-ikimiz kaçıp gideriz buradan, Bursa’da Zehra Halam var, ona gideriz. Sen de orada çalışırsın. bir damımız olur, bebelerimiz olur, beraber yaşarız...olmaz mı?
-anan ne dert, Rasim Usta ne der ? Müsade ederler mi benimle beraber Bursa’da yaşamana ?
-onlara demiyecem, kimse bilmeden gice kaçarız.
-olmaz , bu iş yanlış...biz hısız mıyız ki biz ugursuz muyuza ki kaçalım ?
-senin Zehra Hala’nı bilemezler mi, Rasim Usta bilip, gelip seni alamaz mı?
-bilir ... bilsin n’olmuş...ben Kasım’a varmam. Tevfik çok konuştuk..biri görmeden ben gidiyim..yarın gice bohçamı alıp gelecem...sen de hazır ol, buradan çıkar gideriz, yarın gice unutma..Gülnaz Tevfik’in yüzünü okşayıp,
-yarın gice...dedi,
-acelen ne Gülnaz, biraz düşünelim, hazırlık mazırlık olur...yanımıza ne alırız, nasıl gideriz ...at araba gerekir, ta Bursa’ya böyle yayan mı gidebileceksin ?
- hayır...ne hazırlık, ne at araba gerekmez...Sen ve ben kaçar gideriz..
-sen bilirsin Gülnaz...madema bu kadar israr edersin, yarın gice tamam...bekliyecem seni... Gülnaz uçup gitti.